2013 Haziran’ı belirli tarihler arasına hapsedilecek bir anılar bütününden çok şimdiye de etki eden, öncesi ve sonrasıyla bize çok şey söyleyen tarihsel zincirin görkemli bir direniş halkasını ifade ediyorsa, o zinciri her yönüyle irdelemeye vesile sanatsal ürünlerin önemi daha da artıyor.

Şimdiye dek Haziran İsyanı’na dair birçok belgesel çekildi. Odaklandıkları farklı yönlerle veya daha çok ön plana çıkarılan siyasi yönelimlerin farklılığıyla ayrı ayrı ele alınası bu ürünler arasında “Ben Bir Slogan Buldum: Annem Benim Yanımda”, odaklandığı yönü ismiyle belli ediyor. Farklı kuşakların bu tarihsel dönemece bakışı ve süreç içerisinde ortaya çıkan ahenk ya da çatışma anlarına odaklanan belgeselin yaratıcı ekibinde yer alan Ayris Alptekin, Albina Özden, Fehime Seven, Nazlı Bulum ve Sefa Tokgöz’e sorularımızı yönelttik…

En baştan soralım, belgeseli ilerleyen zamanda internet üzerinden herkesin seyrine sunmayı düşünüyor musunuz?

Ayris: Kesinlikle. İnternet hepimizin bildiği gibi daha fazla seyirciye ulaşmanın yollarından bir tanesi. Gezi sürecinin evrimi çok hızlı oldu. Ardından gelen süreç ve gündem bu paylaşımı epey erteledi.

Fehime: Belgeselin festival süreci devam ederken paylaşamadık.

Nazlı: Evet, daha fazla insana ulaşması için yayınlanacak format, web sitesi, zaman… Bunların hepsi çok önemli. Filmle ilgili gündemimiz de bu artık. Kısa zamanda paylaşımı organize edeceğiz.

Haziran İsyanı’yla somutlaşan birçok kolektif güzellik, çoğu kez çocukluk halleriyle bağdaştırıldı. Belgesel de bir çocuğun merakıyla ve ağacı tanımlamasıyla başlayıp, ara ara görüntüyü kaplayan yazılara da yansıyan çocukların söylediği veya onlara söylenen sözlerle bizleri başbaşa bırakıyor.

“Gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir”den yola çıkıp  tüm çocukların gülmesinin özlemini çeken bir halk gerçeğine mi savurdu sizi Haziran’dan payınıza düşenler?

Ayris: Kesinlikle. Temel motivasyonumuz çocukluk ve çocuk olma haliydi. Doğayla kurulan ilişkide olduğu gibi… Zaten filmin içindeki kurmaca bölümlerde de bu halin yansıması var. Çocukların mutlu olmadığı bir dünyada yetişkinlerin payına mutluluğun düşebileceğine inanmıyorum.

Fehime: Röportajdaki sorulardan bir tanesi de “Sizin için bu hareketin adı ne?” sorusuydu. Verilen cevaplarda 2013 Haziran’ı herkes için bir şekilde umudu ya da mutlu bir anıyı temsil ediyordu. Aileler için çocuklarının Taksim’de olmasını bir çok tehlikeye rağmen desteklemeye başlamışlardı. Bence bunun en önemli sebebi Gezi’ye değen herkesin daha mutlu olmaya başlaması ve bunun dışarıdan gözükmesiydi.

Nazlı: Gezi’de hemen göze çarpan ilk analizler jenerasyon üzerine olduğu için tartışmalarımız hep oraya getirdi bizi. Filmimizin temeli de buradan yola çıktı. “Nasıl büyüdük?” sorusundan hareketle bu bir araya gelişi tanımlamak güzel bir çalışma alanıydı. Taksim meydanının ortasında bir komün fikrinin özgürlüğünü çocukluk üzerinden okumak bizi yapım aşamasında  sağlam kıldı aslında, ülkenin siyasi gündemi bu kadar hızlı değişiyorken umut için hep en çekirdeğe bakmak gerekiyor galiba.

Belgeselin bir kısmında ebeveynler kendi gençlik  dönemlerini hatırlıyor ve bazı kıyaslamalara gidiyorlar. Haziran’da alanların işgali-park forumları derken pratikte yaşanan sönümleniş, geçmişten ders alıp almama sorgulamalarına çıkan bazı yorumlara yol açmıştı. Sinema ve daha da özelinde belgesel, topluma yöneltilen soruları taze tutmaya yarayacaksa, ebeveynlerin bu karşılaştırma anları hangi sorularla örtüşüyor? Kurgu aşamasında kafanızdaki hangi sorularla örtüştürdünüz bu kısımları?

Fehime: Biz ebeveynlerden doğrudan Gezi’yi 80 darbesi öncesi ve sonrasında yaşadıkları süreçle karşılaştırmalarını istedik aslında. Bazen biz daha sormadan bu karşılaştırmaya gidenler de oldu. Çıkış noktalarımızdan biri de buydu demek yanlış olmaz sanırım çünkü bizim de merak ettiğimiz bir soruydu bu. Onların deneyimleri üzerinden nasıl baktıklarını öğrenmek heyecan vericiydi. Zaten Gezi sürecinde medyada da bu durum çok konuşuldu. “X kuşağı”, “Y kuşağı” gibi tanımlar bir anda hayatımıza girdi. Dolayısıyla kurguda iki kuşağın da yüz ifadelerini, aynı soruya verdikleri cevapları ve birbirlerinin yorumlarını dinlerken görmek bile bizim için çok değerliydi.

Albina: Gezi sürecinde herkes kendisine ve ailesine gerçek bir yerden baktı. Kim ne düşünürse düşünsün birbirini bir köşesinden anlamaya çalıştı. Bizim için en heyecan verici olan kuşakların birbirine baktıkları o bambaşka yerlerdi. Soruları hazırlarken de genel anlamda bunun çıkmasını istiyorduk.

Nazlı: Biz ebeveynlerden hep bu hikayeleri duyduk aslında. O yüzden biraz korumacı bir algı ya da darbe dönemlerinin bilgilerinin izlerini taşıyarak büyüdük. Ve evet, daha biz sormadan bir çok evde konu yakın tarihe, ebeveynlerin anılarına geldi. Biz de süreçte bu olgunun altını giderek daha fazla çizerek ilerledik. Çünkü o korumacılıkla beraber harekete hayranlık hali vardı büyüklerde, bazen de gençlerin tecrübesizliğine dikkat çekme isteği… Olumlu ya da olumsuz gerçek çatışma her zaman değerli ve ilerletici bir şey. Zaten hareketin kendisi de darbe süreçleriyle paralel okumalara daha fazla konu oldu gün geçtikçe.

Sefa: Ebeveyn kuşağı daha önce yaşanılan toplumsal muhalefetlerden dolayı bir geçmişe sahiplerdi fakat 90 kuşağının şahit olduğu ilk büyük ayaklanmaydı. Bizi belgesel sürecinde kurguda heyecanlandıran durum ise bu iki farklı toplumsal dinamikler yaşayan kuşağın 2013’te gerçekleşen bu olaya nasıl baktığıydı. O dönemin genç olan kişileri, şimdilerin ebeveynleri oldukları için bazıları biraz daha korumacı davranıyor, bazı ebeveynler ise daha yüreklendirici temaslarda bulunuyorlardı. Bu iki kuşağı kurguda sorularla bir araya getirirken, hiyerarşi üretmekten, ders alıp almama durumuna takılmadan direkt vermeye, bakış açılarını seyirciye göstermeye çalıştık.

Ekran Resmi 2013-12-09 10_29_31

Konuşulacak kişilere nasıl ulaşıldı? Tüm çekimler 2013 yazında mı gerçekleşti? Ve aileler farklı sosyo-kültürel tablolar çiziyor konuşmalarda, yaklaşımlarda. Bu farklılığı gözettiniz mi?

Ayris: Bu farklılığı bilinçli olarak gözetmedik. Belgeselde tanıklıklarını anlatan herkes uzaktan veya yakından iletişimimiz ve temasımız olan insanlardı.

Albina: Tüm çekimler 2013 yazında tam olarak Gezi sürecinde ya da hemen sonrasında çekildi. Biz kendi çemberimizi oluşturmaya çalışıyorduk. Bu çemberde ister istemez farklı tablolar çıkardı önümüze.

Nazlı: Çekimler de Gezi ile beraber ilerlediği için kişiler üzerine uzun tartışmalar olmadı. Olabildiğince fazla insanla görüşmek istedik tabi ama birebir tanıdığımız insanların çok dışına çıkmamaya da çalıştık. Bir şekilde perspektifini merak ettiğimiz ya da süreçte kontakta olduğumuz arkadaşlarımıza gittik ilk. Beş farklı insan kendi sosyal çevrelerine gittiğinde zaten katmanlaştı galiba hikaye. Arkadaşlarımızla konuşuyor olmanın sağladığı güven de filmin ruhuna yansıdı. Hepimizin isteği birdi ve basitti çünkü şimdi dönüp geriye baktığımda.

Şimdiye dek daha çok Gezi odaklı Haziran belgeselleri izledik. Ankara’daki sürece odaklanan Gerçek Sokakta, o tarihsel sürece Anadolu’nun birçok farklı yerinden bakan The Park ise bu odağın dışına çıkanlar arasında ilk aklıma gelenler. Tüm bu belgesellerin arasında farklı bir konuma yerleştirdiğiniz var mıdır? Varsa nedir farklı kılan?

Ayris: Gezi sürecinden çıkan her bir belgeselin kendi içinde yeni bir perspektif sunduğunu düşünüyorum. Tıpkı Gezi’nin halet-i ruhiyesinde olduğu gibi… Nasıl herkesin Gezi’yi anlamlandırma biçimi farklıysa üzerine söylenen sözün, çekilen belgeselin de birbirinden farklı açılar sunması asıl kıymetli olan.

Nazlı: Evet, çok fazla insana ilham oldu tabi ki. Sırf sinema değil, sanatın bir çok alanında. Bence Türkiye tarihinin ortasında, hala çok yakın da olsa en önemli süreçlerden. O yüzden ne kadar çok yazılıp çizilirse o kadar iyi. Biz de görüntü ve olayları kurgu aşamasında kendi doğrultumuzda seçerken çok zorlandığımız için başka bakışları izlemek benim için ekstra keyifli oluyor.

Sefa: Farklılık olarak estetik anlamda birbirinden ayrıldıkları nokta var. Kurmacaya daha çok yere veren belgeseller varken tamamen belgelerden (görüntü olarak)  oluşan belgeseller de izledik. Haziran belgesellerindeki bu yapıca olan farklılık yönetmenin konuya yaklaşımındaki tutuma ve seyircideki bırakmak istediği etkiye göre değiştiğini düşünüyoruz.

Aradan 3 yıl geçti. “Bu ülkede Haziran yaşandı, şunlar şunlar halen nasıl olabiliyor?” ya da “Gezi bir fitilin ateşlenmesiyken, böylesi olaylar yaşanıyor ve nasıl yeniden ateşlenmiyor bir şeylerin fitili?”  diye soruyoruz hayretle zaman zaman. Bazen de yıllanmış erk sahiplerinde var olan Haziran korkusunu, onların sarf ettikleri sözlerden anlayabiliyoruz. Haziran’ı Gezi özelinde an be an kaydeden, farklı boyutlarıyla işleyen belgesel bolluğundan, Haziran öncesi ve Haziran’ı, Haziran ve Haziran sonrasını ya da tüm bu zaman dilimlerinin hepsini kesiştirecek kurmaca filmlerin bolluğuna geçmek nasıl olur? Dolaylı veya dolaysız, içinden Haziran  geçen kurmaca filmlere dair fikirleriniz nelerdir? Kurmaca  filmlere dair düşlerinizi Haziran nasıl etkiledi?

Ayris: Aslında bu soru kurmacayı nasıl ve nereden algıladığınıza göre değişir. Kurmaca bir evrende hem o evrene sadık kalmayı hem de gerçek hayatla dolaylı paralellikleri okumayı seviyorum. Ancak sanırım Gezi toplumsal olarak da gerçeği sevdiğim nadir süreçlerden bir tanesi. Dolayısıyla hiç kurmaca bir biçim içinde hayal etmedim.

Sefa: Bizi Haziran olaylarında etkileyen farklı farklı nedenler vardı. Haziran ayaklanması biraz da öyle bir muhalif olma biçimiydi. O döneme kadar iktidarın şu ya da bu şekilde canını acıttığı kimliklerin hepsinin ortak isyanıydı. Dolayısıyla zeminimiz ortak olmakla birlikte canımızı acıtan bireysel yerlerden de ilişki kuruyorduk, o dönemin kendisiyle. Fakat ortaklaştığımız noktada, biz ne yapabiliriz’i düşündük ve elimizde kameramız vardı. Bu anları kaydedebilirdik. Sanırım o döneme dair film yapan sinemacılarında çıkış noktası buydu. O dönemi kaydetmek. Haziran öncesi hem sinema alanında hem de tiyatro alanında farklı kimliklerin meselelerine odaklanan çok fazla yapıt göremiyorduk. Haziran ayaklanmasıyla birlikte toplumsal alanda yaşanan kimliklerin seslerini çıkarması durumu sanatsal alanda da karşılığını buldu. Haziran döneminden sonra baktığım bütün kurmaca filmlerde daha çok alt sınıfın, ötekileştirilmiş kimliklerin gündelik hayatından toplumsal problemlerine odaklanılan konuların işlendiğini gördüm. Tiyatroda ise 2013 yılından sonraki sezonlarda içinden Gezi’nin geçtiği birçok oyun izledim.  Siyasal platformda ifade alanı yarattığımız için, sanatsal platformda da kendimizi anlatabilir olduk. Kurmaca ya da belgesel…

Nazlı: Feride Çiçekoğlu’nun Şehrin İtirazı incelemesini çok sevdim ben. Gezi’ye taşıyan, isyanın çıkışına dair sinemanın yakın zamanından izler kovalanmış. Böyle bir kronoloji, geriye de bakarak incelemek daha doğru belki de. Çünkü artık hepimizin bu konuda algısı açık aslında, küçücük bir imge bile akla Gezi’yi getirebiliyor yorumlarken. Ama bilinçli bir algım olur mu kendi adıma bir sonraki işte, onu bilemiyorum.

Yakın arkadaş olan sizlerin ailelerinin tanışması, seyre dalınan açıkhava sineması. Bunlar yine hem bir çocukluk halini hem de olumlu anlamdaki bir mahalle imgesini  çağrıştırdı bana. Rantsal dönüşüme karşı tüm sadeliğiyle ve örgütlülüğüyle direnen mahallelerin  böylesi bir izdüşümünü mü gördünüz Gezi’de ve ister istemez o mu yansıdı kurgu aşamasına?

Ayris: Mahallenin aslında tehlikeli bir ikiliği var. Çünkü bizi sarıp sarmaladığı kadar tanımlayamadığı bir hareket veya oluşa karşı sırtını dönebilir onu yalnızlaştırabilir veya ezebilir bir güce sahip. Gezi’deyse bu tehlikeli ikilikten arınmış bir mahalle halinden bahsedilebilir. Birçok İstanbul sakini için elitleştirme ve kentsel dönüşüm yakından veya uzaktan yeterince zarar verici yapılanmalar. Gezi’de daha ziyade sonradan olana, yapay olana karşı organik ve içgüdüsel olanın tepkisi olduğu söylenebilir.

Fehime: Belgesel sürecinde böyle bir bakış açısı üzerinden hiç konuşmadık Gezi’yi. Belgesel dışındaki sohbetlerimizde de konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Gezi’deki insanların tüm samimiyetiyle iletişim kurmaları böyle bir illüzyon yaratmış olabilir birçok kişi için.

Nazlı: Röportaj sürecinde çok fazla eve girip çıktığımız için farklı mahallelerin algısından da geçtik evet aslında. Ama odak hep Taksim başta olmak üzere meydanlardı. Filmle ilgili gündemimiz de öyle ilerledi. Ama meydanın mahalleye dönüşme fikri de güzelmiş. Bir anlamda doğru belki, o ikilik meydanlarda da vardı neticede beraber hareket etme çabasından.

Sefa: Aslında evet. Hemen yanı başımızda olan Tarlabaşı örneği. Filmimizdeki Bayram Ağbi, Tarlabaşı’nda yaşıyor. Tarlabaşı mekânı birçok kimliği isminin üzerinde taşıyan bir mekandı.  O zamanlar da ve hala oranın derdi ayakta kalabilmek. Orada yaşayan bir insanla belgeselde konuşurken bu  konuya da yer vermemek olmazdı çünkü. Sokakta olma sebeplerinden birisi de buydu insanların. Sadece Tarlabaşı değil. Döndü Teyze Kadıköy’de yaşıyor. Dilek ise Gazi Mahallesi’nde. Dönüştürülmeye çalışılan, kapitalizme katkısı olması için yapıları bozulan mahalleler. Bu iktidara direnmesi zor olan mahalleler.  Bu insanların Gezi protestoları için çıktıkları sokak kendi sokaklarıydı. Giderek tanıyamadıkları, bir süre sonra yerlerinden edilecekleri sokaklar. İster istemez bir zorunluluğa dönüşmüştü ifade alanında. Çünkü bizimde gördüğümüz, canımızın yandığı yer buydu. Rant!

Ekran Resmi 2013-12-09 10_23_49

Bir sabaha karşı uykularından polis saldırısıyla uyananlar, isyanın Türkiye’nin dört bir yanına yayılmasına vesile olan sembollerin başında geliyordu. O sabahların masumiyetini, gün yeni doğarken çekilen belgesel görüntüleri de yansıtıyor. İzmaritleri taşların üzerinden toplayan çocuklar ve ne yaparsan yap içine anlayış  özelliğini sızdırmayacak gibi duran üniformalar. Bu tezatlığı, toplumsal bir ilerleyişe katkı sunacak şekilde vurgulayan bir sinema anlayışı Türkiye’de ne kadar mevcut sizce? Böylesi bir katkı, sinemayı hangi unsurlarıyla ve ne şekilde ele alarak mümkün hale gelebilir?

Sefa: Bunu kendi özelimde şöyle cevaplayabilirim. Sinema bir ifade alanı. Gördüğümü, hissettiğimi, düşündüğümü ifade edebileceğim bir alan. Kürsü gibi, beyaz sayfa gibi.. Ve benimle birlikte bu güdüyle hareket eden birçok insan sinema yapıyor. Özellikle son dönemde toplumsal ilerleyişe mercek tutan, işaret eden, katkı sunan çok fazla yerli yapım kurmaca ve belgesel filmler izliyorum. Yurtdışında yaşayan ve Türkiye’deki toplumsal dinamikleri takip etmek için festival dönemlerinde gelen insanlar tanıyorum. Festivaller içinde bu filmlere ayrılan bölümler biliyorum. Türkiye özelinden çıktığımız noktada festivallerde Ortadoğu yapımı belgeselleri özellikle seçiyorum. “Ne oluyor?”u anlama yolu olarak bunu yapıyorum.

Fehime: Aslında bağlam ne olursa olsun bir sinema anlayışı yaratılması için en önemli unsur öncelikle sansür ve linç korkusunun olmadığı bir alan yaratmak.

Nazlı: Gezi özelinde her bir anın ortak hissinden dolayı bir hissin geçmesi daha kolay belki. Sinema da aslında orjinal bir bakış sağlamak üzerine bir sanat. O bakış ne kadar katmanlanırsa o kadar çok insana değiyor. Ve her bir bakış çok değerli. Bence ne kadar çok insan baktığı yeri birbirine gösterirse yalnızlık azalır, umut artar. Bu da bir ilerleyiş. Sene bazında, çekilen filmlerin oranı ne kadar artarsa ben o kadar heyecanlanıyorum.

Zazaca mani söyleyen o teyze ve karşılaştığı “kendi dilinden” insanlarla kurduğu o yakınlık… Kurmaca olsa ne içten ve güzel bir oyunculuk derdim. Ama film boyunca kurmaca olan kısımlar sadece çocukları gördüklerimiz değil mi?

Ayris: Yalnızca açılıştaki araba sahnesi çok önce çekilen bir görüntüydü. Kurgu sürecinde mevcut görüntüyü kullanmak istediğimize karar verdik. Ondan sonrasındaysa birkaç kurmaca bölüm ekledik. Kurmaca görüntüler dramaturjik olarak bölüm geçişlerinde yer alıyor ve hepsi çocuk merkezli anlardan oluşuyor. Genel olarak Gezi ve sürecin kendi çocukluğumuza hangi anları hatırlattığına dair kafa yorduk. Örneğin bir bölümde (Dunganga Diye Bir Şey Yok) Atıf Yılmaz’ın “Ah Belinda” (1986) filminde çocukları korkutmak için söylenen şarkı da kullanıldı.

Nazlı: Ben aslen oyuncu olduğum için dikkatimi çekiyor bu. Naturellik dediğimiz şey bir şekilde sağlandı bu filmde. Belgeselin gücü de biraz buradan geliyor. Ama çok kritik bir alan o oyun alanı.  Kamerayı neye yöneltirsen alacağın aslında oyunculuk, kamera bilgisi var o kişinin çünkü. Ama gerçeklik seyredilmenin bir baskıya dönüşmediği  yerden çıkıyor. Biz kamera arkasında bir çok gerçek ana tanıklık ettik. Bence bu çok heyecan verici. Anlatılan hikayelerin anlatılma biçiminde de başka bir hikaye çıkıyorsa orada maden buluyorsun. O yüzden kamerayı yönelttiğimiz herkese hep teşekkür borçluyuz güvenleri için.

Ekran Resmi 2013-12-09 10_13_16

Sesin kullanımındaki isabetli seçimlerden birisi de  en gerçekçi değişimin gençlikte/gençlikle olabileceğini hissettiren ve sonlara doğru yaşanan eski-yeni kuşak  çatışma/tıkanıklığında duyulan sesler. Bütünde bu ses kullanımını nasıl bir temelde değerlendirdiniz? Sesin doğru kullanımı diyince aklıma son dönem örneklerden Abluka ve Cevdet Erek geliyor. Oradaki kullanımı nasıl değerlendirirsiniz?

Ayris: Abluka’daki ses tasarımı gerçek manada sesin filmin evrenine ne kadar fayda sağlayabileceğini tekrar hatırlattı. Kuşkusuz burada Cevdet Erek’in bir sanatçı olarak katkısı büyük. Aslında sesleri bozma fikri kurgu sürecinde şekillendi. Yetişkinlerin deneyim aktarımları öğretici ve ilham verici olduğu kadar hapsedici veya kısıtlayıcı da. Biz sürekli daha iyiye ilerleyen bir dünyada yaşamadığımızı biliyoruz. Dolayısıyla daha önce denenen ve kapalı olduğu söylenen yollara bir daha bakılmaması gerektiği öğretisi cesaret kırıcı ve dayatıcı bir hal alıyor. Seslere müdahale de aslında bizim inorganik olarak yaptığımız müdahalelerden bir tanesiydi. Başka bir deyişle jenerasyonların birbirinden ayrıldıkları yerdi.

Nazlı: Abluka çok değerli bir film. Evet, sesin de etkinliğiyle kurduğu bir evren var ki filmin estetik algısının yapı taşlarından. Paralellik kurmanız mutlu etti. Çünkü biz aslında post evresini de kolektif yaptığımız için deneme alanımız teknik anlamda çok azdı. Ve anlatımızı kurmak için sesi kullanmak teknik olarak çok zor olsa da kritik bölümlerimizde bu riski aldık. Müziklerimizi besteleyen Cankat (Özden) yine bizi çok anladığı için kurmaya çalıştığımız dünyanın büyük bölümünü sağladı. Film seyirciyle buluştuğunda ses anlamında profesyonel bir miksaj desteği geldi bize ve o zaman Ayris’in kurguda risk aldığı bazı önemli geçişlerin ve Cankat’ın evrene kattıklarının altı çizilebilmiş de oldu.

Ve son… “İlerlemek için iki kuşağın uyumu gerekir”. Sahici bir  ilerlemeyi başka bir bahara, bizim kuşakla sonrakinin  uyumunu beklemek zorunda kalacağımız zamanlara ertelememek için, farklı kuşak belleklerinin bir sürekliliği işaret  ettiğini ne kadar anlaşılır kılarsak “iki kuşağın uyumu” o kadar mümkün hale gelir mi? Bu sürekliliği işaret etmek adına belgesel ve kurmaca arasındaki geçişkenlikten ne kadar faydalanılırsa o kadar iyi midir?

Ayris: Sanırım belgesel ve Gezi sürecinden sonra hala emin olduğumuz noktalardan bir tanesi de kuşaklar arasındaki uyum. Ancak tabii ki uyum kelimesi görecelilik içeriyor. Bizim için temel nokta devletin en küçük yönetim biriminin aile olmasıydı. Yani aile içinde bir şey değişirse makro düzeyde de umut var demekti. Ailenin de az önce belirttiğim gibi mahalle için geçerli olan tuzakları mevcut. Tüm bunlara rağmen, kafa yorarak sürekli sorgulayarak ilerlenmesi gereken bir süreç. Süreklilik olarak nitelendirmek aynı zamanda karamsar bir kaderciliği doğurabilir. Yani bu uyumu; “her kuşak çatışır buna alışalım” perspektifinden ziyade daha gündelik ve aynı zamanda biricik olan üzerinden değerlendirmek gerektiğini düşünüyoruz.

Albina: İlerlemek için iki kuşağın uyumu gerekir… Gezi sürecinde birbirimize korkmadan dokunmayı, konuşmayı, dinlemeyi becerdiysek nedeni bundan kaynaklanıyor. Gezi’de ya da yarın iki kuşak birbirini anladığında güzel şeyler olacak. Hepimiz için. Geziden kalan en büyük inancım da bu galiba.

Nazlı: Kuşakların birbirini dinleme çabasının toplumsal, sınıfsal ölçekte de bir etkisi olduğunu düşünerek ilerledik biz hep filmin sürecinde. Bu tabi birçok farklı elementi göz önünde bulundurarak tartışılması gereken bir şey ama tartışmayı taşıdığı yer açısından hep önemli.

Sefa: Evet hem çocukları gördüğümüz kısımlar hem de filmin sonundaki piknik alanındaki aileyi.