9 Ocak Cumartesi günü Cer Modern’de Abbas Kiarostami söyleşisi vardı. Daha önce aynı mekanda Nuri Bilge Ceylan’ın fotoğrafları sergilenmişti. Bu sefer de İranlı yönetmenin dondurduğu ve seyre/üzerine düşünmeye sunduğu anlar 10 Nisan’a kadar sergileniyor. Bu serginin başlangıcından bir gün sonra gerçekleşen etkinlikte Kiarostami’nin Yolları adlı kısa belgesel izlendi ve söyleşi hemen bunun üzerine gerçekleşti.

Yönetmenin sinemasına yeteri kadar vakıf değilken ve sergiyi gezme şansı yakalayamadan söyleşiye gelmişken, belgeseli izlemek isabetli oldu. Kiarostami’nin “insan ruhunun tasviri” olarak adlandırdığı “yol”lara klasik batı müziği eşliğinde bakıldı, o ruhun doymazlığıyla birlikte bir hapisliğe dönüşen “yol”lar üzerine düşünecek zaman vardı.

Söyleşi esnasında İran edebiyatından verilen örneklerde kendini gösteren, maddeyi görmezden gelmeyerek manaya ulaşma çabasının, bu edebiyat geleneğinin etki alanında şekillenen ülke sinemasında da var olduğunu fark ettirdi Kiarostami. Hem belgeselde bir iç yolculuğu da simgeleyen “yol”lara dair söz söylerken, ekmeğini kazanmak için karınca gibi bu yollarda gidip gelen insanları sürekli hatırlatarak, hem de söyleşi esnasında gelen sorulara verdiği sade cevaplarla. Olması gerektiği kadar bilmekten, yani bilmenin sonunun ve böylesi bir sonun gereğinin olmadığını içselleştirecek kadar bilmekten gelen sadelik…

Umut çocuklarda mı?

“Bunu soruyorsanız cevabını da düşünmüşsünüzdür” diye söze girmişti Kiarostami…

İlk kısa filmi Teneffüs’te bir çocuk, çevresine göre şekillenmenin emarelerini taşıyan bir cezalandırılma ve kaçış çizgisini izleyerek otobana çıkıyordu. Otobanda el salladığı arabalar, onun yüzündeki gülümsemenin sahiciliğini yok etmiyor muydu? Otobana savruluşa sebep olan çizgide başka çocuklardan da kaçmamış mıydı, Kırmızı Balon filmindeki kaçışı hatırlatır gibi?

O zaman “umut çocuklarda mı?” sorusunu sormaya gerek de yoktu. Çünkü düşünmüştüm, çocuğun sadece otobandan geçen arabalarda muhatap bulmasına sevinecek duruma düşmeden büyümesinin zorluğunu. “Yol”ların biz “uygarlaştıkça” görünmez bir şekilde evlerimize, bağımıza bahçemize (tabi o da ne kadar kaldıysa) dalar olduğunu ve iç yolculuğun seyrinde binlerce kavşağa sebep hale geldiğini.

Cevabı daha da netleştiren, belgesel çekimi esnasında yol üzerinde karşılaşılan köpek oldu. Kiarostami ve onu çeken kamerayı “yol”dan çıkaran köpek, doğanın karla kaplı derinliklerine onları davet eden… O davete icap ederken, Kiarostami’nin bir demir parmaklıklı kapıyı geçmesi de tesadüf olmasa gerek.

Doğanın donmuş anlarını ve o anları dondurmak üzere karla kaplı araziyi arşınlayan Kiarostami’yi izlerken duyduğumuz müzik ilkeldi. Sadeliği çağrıştıran bir ilkellik. Ve herkesin bir şekilde çocuklaşarak koşup kendini bembeyaz boşluğa atmak isteyeceği o arazide akla gelen Teneffüs. Tabiattan tahtaya kalkacakken otobanlara hapsolan çocukluklar.

Ben soruyu sormayıp cevabını düşünürken hepsi bütünlüyor birbirini: tabula rasa, vaftiz edilen bebek, başı sonu belli olmayan ve kendini arayan ruh, tüm çıkmazları susturan ve sükunete çağıran doğa, bunlara tepeden bakan gökyüzü… Sahneyi aydınlatan ışık, tavanda bir açıklık var da gün ışığını bir şerit halinde oraya taşıyor gibi. Heybeti inceliğinden gelen eski yapıları hatırlatan bu ışıklandırmanın altında oturan ve yönetmenliği gökten bakan bir göz gibi görse de egosuna yenilmeyeceğini düşündürten Kiarostami’ye soramıyorum, onun yerine, düşünmeye devam ediyorum.

Umut farkına varan insanda, “yol”da ilerlerken de etrafına bakabilecek ve karşısına çıkacak bir şeyi beklemeden de doğanın seyrine dalabilecek insanda. Dört duvar arasındayken bile oradan taşabilecek olanda. Sanata benliğini katanda, Ahmed Arif gibi.

Zaten Karanfil Sokağı’nın şehrinde bu söyleşiye katılmışken, o kadar yoldan-patikadan-kardan söz edilmişken, hele bir de söyleşiye gelen yönetmen Acemelinden’ken*, Arif’in akla gelmemesi imkansız…

“Kavuşmak ilmindeyiz bütün fasıllar
Ray, asfalt, şose, makadam
Benim sarp yolum, patikam
Toros, Anti-toros ve asi Fırat
Tütün, pamuk, buğday ovaları, çeltikler
Vatanım boylu boyunca
Kar altındadır.”**

Ve yollarda karıncalar gibi gidip gelenler, ekmeğini kazanmak için…

“Gecekondularda hava bulanık puslu
Altındağ gökleri kümülüslü
Ekmeğe, aşka ve ömre
Küfeleriyle hükmeden
Ciğerleri küçük, elleri büyük
Nefesleri yetmez avuçlarına
-İlkokul çağında hepsi-
Kenar çocukları
Kar altındadır.”**

* Bu ifade Ahmed Arif’in 33 Kurşun şiirinde geçer. Şiirin bir bölümünü ise Fikret Kızılok akıllara kazınacak şekilde yorumlamıştır.

** Ahmed Arif’in Karanfil Sokağı şiirinden alıntılar.