Dün  – değişken bir zaman birimi olarak anlamsızdır – arkadaşların evinde mangal parti yaptık. İnsanlar – biz –, değişik iletişimler içinde yoğruluyor, bazen gülüyor, bazen de sıkılıyorlardı – bir sürü insan!  Couchsurfing’den Slovenya’lı bir arkadaş bile o gece bizimleydi. Ortak dil olarak İngilizce deniyor, başaramıyor, beraber şarkı söylüyorduk. Gitarın ve bağlamanın telleri dudakların-dişlerin yerini almıştı. Artık anlaşabiliyorduk. Bir süre sonra kafamda sorular belirmeye başladı. Yabancı(!) arkadaşla iletişmek için gösterdiğim(iz) çabayı, tanıdıklara gösteriyor muydum(k)? İki insan arasındaki iletişim ne şartlar altında sağlanabiliyor, ne şartlar altında sağlanamıyordu? Dil-Kelimeler tek etken miydi?  İletişim için sadece konuşmak mı gerekiyordu? Benzer soruları düşünürken,  Jim Jarmusch’un bir röportajındaki sözü anımsadım.

Dil problemi bu gezegeni güzel ve ilginç kılıyor. Hepimiz aynı gezegende yaşıyoruz, ama hepimiz birbirimizle konuşamıyoruz.

Nicholas Ray:  “Sahne oradaysa, film de oradadır,”

Jim 1953’te Akron, Ohio’da doğdu. Geleceğinin burada olmayacağını fark ettikten sonra, 1972 yılında, gazetecilik okumak için Northwestern Üniversitesi’ne gitti. Yalnız küçüklüğünden beri şair olmak isteyen Jim, 1973’te Columbia Üniversitesine transfer oldu. Üniversitede İngiliz ve Amerikan Edebiyatı dersleri alarak şairlik ilgisine yöneldi. (İlerki sayfalarda şiirlerini bulabilirsiniz.) Akron’da yaşarken izlediği B-tipi filmler (Japon korku filmleri, James Bond filmleri) Jim’i çok etkiledi. 1975’te Paris’e gittiğinde keşfettiği Cinémathèque Françaisesayesinde filmlere olan ilgisini büyük oranda tatmin etmeye başladı. ( Ozu, Mioguchi, Bresson, Dreyer, Fuller gibi yönetmenleri keşfetti. ) Jim “Paris’ten döndüğümde, hâlâ yazıyordum ve yazdıklarım daha sinematik olmuştu, daha görsel betimli.” diyordu.

1976’da sinema okumak için New York Üniversitesi’ne başvurdu. (Sinema hakkında pratik deneyimi olmayışına rağmen, yazdığı makalenin muazzamlığı ve çektiği fotoğraflar sayesinde kabul edilmesi Jim’i şaşırtmıştı.) Okul döneminde, Nicholas Ray’in (‘Rebel without a Cause’ ve ‘Johnny Guitar’ filmlerinin yönetmeni) asistanlığını yaptı. Ayrıca Wim Wenders’ın (‘Paris, Texas’ filminin yönetmeni ) ‘Lightning over Water’ filminde yapım asistanıydı. 1979’da Del-Byzanteens adlı post-punk bir grupta yer aldı. Nicholas Ray ve Amos Poe’nun cesaretiyle film çekmeye girişti. “Nick bana, ‘eğer cidden film yapmak istiyorsan, film hakkında konuşma, filmi yap’ demişti” diyor bir muhabbette Jim. Ray’in ölümünden iki hafta sonra ‘Permanent Vacation’i çekmeye başladı ve 1980’de tamamladı. Film Avrupa’da biraz etki yaratsa da, Amerika’da hiç tutmadı. Hayattan sıkılmış, gezip tozan Ally’yi anlatıyordu film.

Leila – Nerelerdeydin? Seni perşembeden beri görmedim.
Ally – Yürüyordum. Etrafta dolaşıyordum. Geceleri uyuyamıyorum. En azından bu kentte.
L – Zaten hiç uyumadığın bile söylenebilir.
A – Eh, düşlerimi uyanıkken görüyorum

Filmdeki bu diyalogtan sonra dans eden Ally’nin sahnesi, kısa zaman sonra kült sahneler arasında yer alacaktı.

1981 yılında, ‘Stranger Than Paradise’ kısa filmi seneryosu (‘The New World’ bölümü) ile uğraşmaya başladı. Wim Wenders’tan aldığı 40 dakikalık kullanılmamış (‘The Sate of Thing’ filminden artan) makara ile – bir haftasonu arkadaşlarıyla (John Lurie, Richard Edson, ve Ezster Balint) – çektiği film; yönetmenler 5 dakikalık bir film bekliyorken,  30 dakika sürüyordu. Filmde uzun planlar yer alıyordu. Kararma ile giren bölümler yüzünden John film hakkında şunu diyodu “Bence Jim kafayı yemiş, eğer biri sahnenin birden karardığını görürse filmin bittiğini sanır.” Filmin kurgusu sırasında Jim, filmi 3 bölümden oluşan uzun metraja çevirmeye karar verdi. Kurgudan sonra da senaryoyu yazdı. Kısa filmi ödül alınca, uzun metraj için finans aradı. 1984’ün Ocak ayında 8 bin dolarlık kısa film, 120 bin dolara mal olmuş. 90 dakikalık uzun metraja dönüşmüştü.

Eddie – Hey Willie!
Willie – Ne var?
E – Cleveland’ta daha uzun süre takılmak istiyor musun?
W – Neden, sen gitmek mi istiyorsun?
E – Bilmem ki… Evet, galiba biraz.
W – Yarın dönebiliriz, ya da öbür gün.
E – Biliyor musun, komik bir durum! Yeni bir yere geliyorsun, ve bakıyorsun ki her şey aynı.

‘Stranger Than Paradise’da geçen muhabbet aslında, ‘Permanent Vacation’ın söylediklerinden pek de farklı değildi. Arayış, bekleyişler ve sonuçlar hakkında Jim’in tatlı bir düşüncesiydi. Cannes Film Festivali’nde gösterilen film, Palme d’Or’u Wenders’in ‘Paris, Texas’ına kaptırdı ama Altın Kamera (en iyi ilk film) ödülünü aldı. Sonra, 1986’da, daha sonra uzun metraj şeklinde birleştireceği ‘Coffee and Cigarettes’ filminin ilk kısmını çekti. Ardından Jim Jarmusch’a büyük başarı kazandıran ‘Down by Law’ (1986) filmini tamamladı, Cannes’da tekrar Palme d’Or adayı oldu.  Sonrasında ‘Coffee and Cigarettes II’ (1989) ikinci bölümünü ve Memphis’te Elvis’e saygı duruşu nitelikli ‘Mystery Train’ (1989)’i kotardı. ‘Red Hot and Blue’ (TV Filmi) (bölüm “It’s All Right with Me”) (1990) bölümünden sonra 5 adet kısa filmden oluşan ‘Night on Earth (1991)’ü çekti. ‘Coffee and Cigarettes III’ (1995) üçüncü kısmını çekti ve ‘Dead Man’ (1995)’le Cannes’da tekrar aday oldu. (Bu filmde Jim iki önemli saygı duruşunda bulunuyordu. Lee ve Marvin adındaki askerler ile Wilson ve Pickett adındaki kelle avcıları). Ardından ‘Dead Man’in doğaçlama bir şekilde soundtrack’ini yapan Neil Young’un belgeselini – ‘Year of the Horse (1997)’u- çekti. Sonrasında, ‘Ghost Dog : The Way of the Samurai (1999)’la ile Cannes’a  4. kez aday oldu. 15 yönetmenin 10’ar dakikalık kısa filmlerinden oluşan ‘Ten Minutes Older: The Trumpet- The Cello(2002)’ filmlerinden Trumpet’te “int. Trailer Night” bölümünü yönetti, bir starın gösterim öncesi karavandaki hazırlanışını anlatan filmdeki yalnızlık ve sıkılganlık teması ‘Permanent Vacation’ı anımsatır. Önce çektiği kısa filmleri ortak ad altında – Coffee and Cigarettes (2003)’da – toplayarak uzun metrajlı bir film yaptı. Bu filmde geniş oyuncu kadrosu Jarmusch’un geniş çevresinin güzel bir kantıydı. ‘Broken Flowers’ (2005) filmi ile Cannes’da Juri özel odülü aldı. Burroughs’un makalesinden esinlenerek isimlendirdiği, ‘Limits of Control’ (2009) da şimdilik son filmi olarak bilinmekte. Bir yoruma göre, Jim’in filmleri, Amerika’da Avrupalı diye Avrupa’da Amerikalı diye seviliyor. Bu süreçte, filmlerin yanısıra birçok klibin de yönetmenliğini yaptı: Talking Heads: The Lady Don’t Mind (1985), Big Audio Dynamite: Sightsee M.C.! (1987), Tom Waits: It’s All Right with Me (1990), Tom Waits: I Don’t Wanna Grow Up (1992), Neil Young: Dead Man Theme (1995), Neil Young: Big Time (1996), The Raconteurs: Steady as She Goes (2006). Son olarak 1994’te bir röportajından öğrendiğimiz kadarıyla bir kitap yazmaya giriştiğini biliyoruz. 2003’te başka bir dergiye dediklerinden de makaleler yazdığını (isim örnekleri : Duchamp versus Warhol – The Clash versus The Sex Pistols ) biliyoruz. Bu makalelerle veya kitapla umarım yakın zamanda karşılaşırız.

İletişim – Yabancılık(!)

“Hey, minik kuş yuvana doğru uç, evin yanıyor, yavruların yalnız.” Tom Waits – Jockey full of Bourbon – Down By Law

Jim’in filmlerinde incelediği en belirgin özellik dil problemiydi. ‘Permanent Vacation’da çok fazla hissedilmese de, aradığını dilini-tarzını hiç bilmediği bir şehirde bulmaya gidiyordu Ally. ‘Stranger Than Paradise’da Macar (göçmen) kuzeni ile iletişim kuramayan Willie, ona İngilizce konuşmasını telkin ediyordu. Aynı ekrana sessizce saatlerce bakabiliyorlardı konuşmak yerine. İlk iletişim çabalarında da bir fıkrayı nasıl anlatacağını unutuyordu. İletişim kurulduktan sonra aralarında oluşan sevgi Willie ve Eva’nın birbirini görme isteğini artırıyor, ikisi bir türlü ayrılamıyor, yine de ilişkilerin değişik – üçüncüler diyebileceğimiz – parametreleri yüzünden de bir araya gelemiyorlardı. Tatlı bir kahkaha ile, düşünceli terkediyorduk filmi.

‘Down By Law’da birbiri ile ilişkisi olmayan üç kişi, aynı hücreyi paylaşıyorlar ve hapishaneden kaçmak için bir iletişim içersine giriyorlardı. Tom Waits, John Lurrie ve Roberto Benigni oynuyordu filmde. Hapishane sürecinde İtalyan Bob tarafından yakınlaşma sağlıyordu Jack ve Zack. Bir diyalogda, tutsaklık algısını “pencereden bakmak” söz konusu iken, “pencereye bakmak” zorunda kalmak ile özetliyordu bize Jim. Bu anlamda, zor durumdaki ‘Kanunun Düşürdükleri’; (filmin adının Türkçe anlamı)  beraber attıkları çığlıklarda “I scream, you scream, we all scream for ice cream  çözüm buluyor, kaçma girişimine başlıyorlardı. Dil bilmeyen Bob’un kurduğu iletişim başarısının sonuçları özgürlüktü! Her ne kadar Bob’dan sonra herkes kendi yoluna gitse de, birliktelik sağlanmıştı.

“Train train, comin’ round, down the line” Elvis’in şehrine, Elvis’in şarkısıyla giriyorduk. ”Far From Yokohoma” bölümünde iki Japon müzik dinleyerek Memphis’te iniyorlardı. İki yabancı, dillerini az çok bildikleri şehirde, Elvis’in stüdyolarını ve evini ziyarete gelmişti. İnsanlarla iletişime geçmek için el kol hareketi yapan, kendi aralarında da çok düzgün bir diyalogları olmayan iki sevgili… Birbirlerinin hissettiklerini anlamayan, mutluluğu klasik standartlara (yüzlere) boyayan iki kişinin hikayesiydi. “Ghost” bölümünde de İtalyan kadın bir yanlışlık sonucu kendini Memphis’te buluyor, dil bilmesine rağmen yabancılık ve anlaşabilme sorunları yaşıyordu. “Lost in Space” bölümünde Jim, Memphisli Elvis’in başına gelenleri anlatıyordu. Filmde anlatılan üç hikayede de Tom Waits’in sunucu oldugu radyodan, ‘Blue Moon’ dinliyor, aynı varoş oteldeki tek gecelik ilişkileri görüyorduk. Ertesi gün uyanan karakterler hayat yolculuklarına devam ediyorlardı.

‘Night on Earth’ filminde 5 farklı taksi hikayesi ile, 5 farklı iletişim ilişkisi görüyorduk. New York bölümünde Helmut ve Yoyo arasında iletişimin çözümlenişini izlerken, değişik soruların sorulduğu her bölüm Jim’in kafasındakileri güzelce açıklıyordu. Paris bölümünde, kör müşteri sayesinde algılayabilmeyi sorguluyorduk. Helsinki bölümünde,  mutluluk-mutsuzkluk kavramları sorgulanıyordu. Roma bölümünde ise taksici Benigni “Zeka oteli doluysa ben de budalalık otelinde kalırım“ cümlesi ile düşüncelere daldırıyordu bizi.

İletişim sorunlarına, ‘Dead Man’de Nobody ile kurulan ilişki yer yer İngilizce iken yer yer Nobody kendi diliyle konuşarak, William kendi diliyle konuşarak sürüyordu. “Amerika karmaşık bir ülke. Orada herkes aslında yabancı. Hele bunu New York’ta görmemenize imkan yok. Bir de ben başka lisanları çok seviyorum. Bana şiir gibi geliyorlar. Şiir de severim ayrıca… Hareketle, mimiklerle de derdinizi anlatabilirsiniz. Ben biraz İtalyanca bilirim, Fransızcayı da iyi anlarım. Ama anlayamadığım dilden biri karşımda konuşurken onun öfkeli mi, sevgi dolu mu, üzgün mü, mutlu mu olduğunu da anlarım.” diyen Jim, ‘Ghost Dog: The Way of Samurai’ filminde de, Fransızca bilmeyen bir Amerikalı ile İngilizce bilmeyen bir Fransızın iletişimini çok güzel anlatıyordu.  Arkadaşlık için, ses ve gözlerin etkisi yetiyordu.

Jean Eustache’ya adadığı ‘Broken Flowers’ (2005) filmi için, adama ile ilgili şunları diyordu:  Adamam için farklı sebeplerim vardı. Doğrudan olmasa da, bir noktaya kadar ilhamdı. Filmlerinden, ‘La Mama et la Putain’ kadın-erkek anlaşamamazlığı üzerine en iyi filmlerden biridir, ve bizim filmimizde de ondan parçalar sezilebilir. Yani filmimizde içerik olarak ufak bir bağlantı vardır. Tarz olarak, aslında filmimiz Eustache’inkine çok da benzemez.” Don (Juan) film boyunca eski sevgililerinin hangisinden bir çocuğunun olduğunu acı-tatlı yeniden kurulan ilişki(sizlik)lerle bulmaya çalışıyor. Başarısız bir macerayı paranoyak olarak bitiriyordu. ‘Limits of Control’ (2009) filminde de kurulan iletişimler gene kafalarda sorular bırakacak kadar sağlamdı.

Diğerlerinden büyük olduğunu düşünen kişi mezarlığa gitmeli. Orada gerçek hayatın ne olduguğunu görecek: bir avuç dolusu pislik…Hayat yaşamaya değmez.

Sözlerinde çeviri sayesinde anlaşan karakter, çevirmenin çeviremediği şu cümleyi de gözleri ile anlıyordu.

Evrenin ne ortası, ne de kenarı var. Gerçeklik isteğe bağlıdır.

İlk başta ‘Permanent Vacation’ı çağrıştıran diyalog, ‘Ghost Dog’un iletişim sorularına da devam nitelikli bir göndermeye sahipti.

Hikayeler – Yollar – Karakterler – Şairler

“Belirli bir izleyici kitlesine film yapmak gibi bir isteğim yok. Benim istediğim: hikayeler anlatmak, ama bir şekilde yeni bir yöntemle, tahmin edilebilir bir tarzda olmayan, izleyicinin üstünde manipulatif bir izlemini olmayan filmler yapmak” Jim Jarmusch

“Birçok şair daha sosyal kabullenmenin sınırlarında yaşıyor, onlar tabii ki de bunu para için yapmıyorlar. Örneğin William Blake, onun sadece ilk kitabı yasaldır.” Jim Jarmusch

“Şairleri bir çeşit karakterize edilmiş kanundışı insanlar olarak görüyorum.” Jim Jarmusch

“Hikayeden önce karakterlerle başlarım  ki birçok eleştirmen filmlerimin hikayelerine bakarak bunun çok açık olduğunu söylerler – aynı zamanda filmlerimin hikayelerinin de olduğunu düşünüyorum – ama karakterler varke, hikayeler benim için birincil önemde değiller.” derken Jim, hikayeleri basit kurmasını açıklıyordu. Genelde üç bölümden oluşan hikayeleri ( ‘Stranger Than Paradise’, ‘Down by Law’ (Hapishane öncesi-hapishane-kaçış diye ayrılabilir – ‘Mystery Train’) belli bir tarzda ilerliyor, insanlar genel olarak yollarda-arayışlar içersinde sürükleniyordu . ‘Permanent Vacation’da:

Leila – Bana yalnızlıktan gına geldi.
Ally – Herkes yalnızdır. Zaten ben de bu yüzden sürüklenip duruyorum. İnsanlar bunu delice buluyor.Ama sürüklenirken yalnız olmadığını düşünmek aslında yalnız olsan bile, daima yalnız olduğunu bilmekten daha iyidir.

…diyordu Ally, “Sürekli Tatil”de olmak, gezmek, aramaktı düşüncesi. Bulunamayan bir şeyi aramaktı. ‘Night on Earth’te Corky sevilmek hakkındaki muhabbet esnasında,

“Aynı Temel Reis’in dediği gibi: ‘Ben neysem oyum!’“

demekte ve takside sürüklenip duran farklı bir insanı göstermekteydi. Filmdeki taksiciler ve müşteriler sürekli bir yerlere giden-gitmek isteyen arayış içindeki insanlardı. ‘Down by Law’un ters planlı yol seyirleri, Zack ve Jack karakterlerinin zıtlığını imgeliyor. Kaçış süresince (Bob ile) ise beraberliğe bürünyordu. ‘Dead Man’ uzun bir yolculuğun bitişi gibi başlıyor, yolculuk farklı bir mücadeleye evrilerek devam ediyordu.  “Ghost Dog: Samuray’ın Yolu”ydu zaten. ‘Broken Flowers’ta saatlerce süren yalnız – sessiz yolculuk, filmin genel atmosferini oluşturuyordu. ‘Limits of Control’un Yalnız Adam’ı hayatını yollarda yaşarken filmin sahneleri, ‘Broken Flowers’tan çok uzak değildi.

Hikayeleri birincil öneme koymadığı halde, tebessüm sağlatmayı başaran Jim, karakterleri çok ince detaylarla seyrimize sunuyordu. ‘Down by Law’un Bob karakterinin,  Walt Whitman’in şiir kitabına –‘Leaves of “Glass”’a- sevgisi , bir kardeşlik narasıydı.

“Duydum beni sucluyorlarmiş
duydum beni yerleşmiş inançları yıkmaya çalışmakla suçluyorlarmış,
ama gerçekte ben ne yerleşmiş inançlardan yanayım ne de onlara karşı;
(onlarla ortak ne’m olabilir? ya da onların yıkılışıyla)
ben, manahattan’da, bu devletler’in bütün kentlerinde, içerlerde, kıylarda
tarlalarda, ormanlarda, suları yarıp ilerleyen bütün teknelerde
sırtımı koca koca yapılara kurallara, güvenilen kişilere dayamadan
arkadaşlığı öveceğim ve bütün yüreklere arkadaş sevgisini sokacağım.
Onu yerleşmiş bir inanç haline getireceğim.”

”I hear it was charged against me” (Leaves of Grass kitabından)
Walt Whitman (Çev:Mehmet Fuat)

‘Dead Man’in daha ilk başında, Thel yere düşünce, izleyen William’a “Neden sadece portremi yapmıyorsun?” diye soruyordu. Ardından da filmdeki William Blake hissi gittikçe artıyordu. Modern toplumun içine düşmüş William’ın Machine Kasabası’nda gördükleri-yaşadıkları, bize “Infant Sorrow- A Craddle Song” gibi Blake’in şiirlerini ve dolayısıyla yaşamını anımsatıyordu. Exaybachay (Nobody) ile karşılaştıktan sonra kurulan William Blake bağları daha çok kuvvetleniyordu. ‘Auguries of Innocence’tan “Her gece ve her sabah, doğar bazıları acıya, her sabah ve her gece, doğar bazıları tatlı hazza. Doğar bazıları, sonsuz geceye.” sözleri ile, Blake karakterinin başına gelecekler özetleniyordu Nobody tarafından. Nobody ise Blood ve Blackfood denen iki kabilenin karışmış kanını taşıyan bir kızılderiliydi. Bu konuda Jim;“Ben onun Great Plain düzlüklerinin yerlilerinden olmasını istedim; dolayısıyla belli noktalarda tarihsel açıdan birbirine karışmış, aynı zamanda birbirleriyle savaşan o iki kabileyi seçtim. Onun, kafamda yarattığım anne babaları Romeo ve Juliet gibiydiler; hatta ilk senaryoda buna bir gönderme bile vardı.” demişti. Nobody’nin Exaybachay (yüksek sesle konuşup hiçbir şey söylemeyen) olmadan öncesi yaşadıklarının temelinde de safkan olmayışı vardı. Nobody’nin yaptığı Blake alıntıları, kızılderili sözü gibi hissedilmesi karakterlere ilginç anlamlar yüklüyordu. William, peşlerindeki avcıları öğrenip kararsız ve korkuyla kaldığında, Nobody şunları söylüyordu. “Kartal, kargadan bir şeyler öğrenmeye kaldıysa asla fazla zaman kaybetmez.” Ertesi karşılaşmalarında sabaha-yolculuğa uyanan William’a da; “Şimdi ayağa kalk, sür arabanı ve ölülerin kemikleri arasından yolunu aç.” diyordu. Ve Nobody’nin William’a en önemli önerisi belki de “Düşleri aramak büyük bir lütuftur.” cümlesiydi.

‘Ghost Dog: The Way of the Samurai’da da karakter bir sürü imgesellikle anlatılıyordu. Küçük kızın okuduğu ‘Frankenstein’ kitabı ile başlayan muhabbette ‘Ghost Dog’un ‘Rashômon’ kitabı önermesi  ile başlıyordu imgeler. Jim’in edebiyattan-şiirlerden kopmayan göndermeleri ‘Ghost Dog’a mükemmel bir final sağlıyordu. “Eğer samurayın kafası aniden kesilse bile, kesin bir son hamle daha yapabilir. “ Savaşın şiirini okuyor ve ‘Ghost Dog’ ölürken efendisine ‘Rashômon’ kitabını uzatıyordu. Son olarak da film boyunca televizyonda gördüğümüz çizgi filmlerin sahneleri filmin geniş bir özeti hissi veriyordu. Benzer bir durumu ‘Broken Flowers’ta, ‘Don Juan’ filmini izleyen Don için de söyleyebiliriz.

Jim Jarmusch ‘The Limits of Control’ (Kontrol Sınırları) filminin  isminin kaynağının William S. Burrough’un ‘Zihin Kontrol  Teknikleri’ adlı makalesinden geldiğini ifade ediyor. William S. Burrough’un dilin kontrol mekanizması özelliğine vurgu yaptığını belirterek, dilin en güçlü kontrol mekanizması olduğunun farkında olduğunu ve makaledeki bazı noktalarda zihnin kontrolüyle kontrol sınırları arasında çatışma çıkabileceği düşüncesinden esinlediğini söylüyor. Makaleyi aynen alıntılamadığı ama fazlasıyla etkilendiği için de filmin adının bu şekilde oluştuğunu vurguluyor. Düşleri aramak, gerçekleştirmek ile ilgili ‘Dead Man’ (Blake sözleri)- ‘Mystery Train’deki (Mitsuko – Jun muhabbeti)

Mitsuko – Bırak uyuyayım! Uyumayı, tercih ediyorum.
Jun – Çok fazla uyuyorsun. Hayatının yarısı rüyalarda geçiyor.
M – Evet, ama uyumak harika bir şey. Öldüğünde bir daha hiç uyuyamayacaksın bu da rüya göremeyeceksin anlamına geliyor.

övgülerine, The Limits of Control’da da devam ediyordu:

Meksikalı – Köyümdeki yaşlı bir adam eskiden “Gördüğün her şey, içinden baktığın camın rengine göre değişir.” derdi. Hiçbir şey doğru değil. Her şey hayali. Yansımaları fark ettin mi?  Benim için bazen, yansıma, yansıyan şeyden çok daha gerçek oluyor.

Cümlesini dinleyen kahramanımız filmin finalinde Amerikalı’nın “Nasıl girdin lan içeri?” sorusuna “Hayal gücümü kullandım.” şeklinde cevap veriyordu.

Ayrıca filmde sanki kendi düşüncelerini özetlediği bir sinema anlayışı açıklıyor.

“Sarışın – Ben epey eski filmleri severim. Dünyanın otuz, kırk, yüz yıl önce nasıl göründüğünü görebiliyorsunuz. İşte kıyafetler, telefonlar, trenler insanların sigara içiş şekilleri, hayata dair küçük detaylar. En iyi filmler rüya gibidirler, gerçekten izleyip izlemediğini bilemezsin. Kafamda kum dolu bir odanın görüntüsü var. Sonra bir kuş bana doğru uçup kanadını kuma batırıyor. Bir rüyadan mı, yoksa bir filmden mi geldi, inan hiç bilemiyorum. Bazen, insanların sadece oturup, hiç konuşmadığı filmleri seviyorum“

Sanki bu sözler, Jim’in kendi filmlerini neden tekrar izlemeyi sevmediğinin de bir açıklamasıydı. Sinema anlayışı ile ilgili olarak dedikleri sadece bununla kalmıyor, röportajlarında anlatıyordu. Sevenlerine ayna tutuyordu.

“Hiçbir şey orijinal değil. İlhamdan esinlenen ya da hayal gücünün yakıtı olan herhangi bir yerden çal. Eski filmleri, yeni filmleri, müziği, kitapları, resimleri, fotoğrafları, şiirleri, rüyaları, rastgele muhabbetleri, mimariyi, köprüleri, yol işaretlerini, ağaçları, bulutları, suyun vücut bulmasını, ışığı ve gölgeleri yalayıp yut. Ruhunla yaptığın direkt konuşma çalmak için seçebileceğin tek şey. Eğer böyle yaparsan işin(ve hırsızlığın) özgün olur. Hırsızlığı gizlemeyi umursama- eğer öyle hissediyorsan, kutla onu. Her durumda Jean-Luc Godard’ın sözünü hatırla: ‘Bir şeyleri nereden aldığın değil, nereye götürdüğündür (önemli olan)” Jim Jarmusch

Jarmusch’a göre ‘Güçlü Etki Bırakan 12 Siyah-Beyaz Film’

In Details Magazine 3, 1996

“Listeler konusunda iyi değilim, günden güne; hatta saatten saate bile değişiyorlar. Bu filmler herhangi bir sırada dizilmediler, benim favori siyah – beyaz filmlerimde değiller. Onlar kendilerine özgü ve çeşitli siyah – beyaz imaj kullanımlarıyla, benim üzerimde güçlü etki bırakmış 12 film.

DON’T LOOK BACK (1967, D.A. Pennebaker) Genç, kibirli Dylan, kabaca ve güzel grenleriyle siyah – beyaz. Şimdiye kadar yapılmış en iyi rock’n roll filmi. (Robert Frank’ın Cocksucker Blues’uyla birlikte)

FACES (1968, John Cassavetes) John Cassavetes’in ellerinden, kalbinden çıkma. Gena Rowlands’ın oyunculuğu (ve güzelliği) nefes kesici.

THEY LIVE BY NIGHT (1948, Nicholas Ray) Nick Ray’ın ilk filmi. En romantik ve en unutulmaz genç-suçlu-aşıklar-kaçıyor filmi.

NOSFERATU (1922, F.W. Murnau) Sinemanın en önemli şairlerinden birinden.. ilk (ve tüyler ürpertici) Dracula karakteri.

TOUCH OF EVIL (1958, Orson Welles)  Orson Welles Charlton Heston ve Janet Leigh’i kendisiyle birlikte sınırın güneyine taşıyor çok şişman ve rüşvetçi bir polis olarak, ve Marlene Dietrich, siyah saçlarıyla Meksikalı bir fahişe.

ANDREI RUBLEV (1966, Andrei Tarkovsky) 15. YY’da yaşamış Rus ikon ressamının hayatı, (3 saati aşkın) epik

The life of the fifteenth-century Russian icon painter, in epic proportions (over three hours long), during which he never paints even a single brush stroke. It may sound dull, but this film is truly amazing (with a brief color sequence at the very end).

BRANDED TO KILL (1967, Seijun Suzuki) Bütün sürrealizm dokunuşlarıyla 60’lar Japonyasındaki en üst düzey kiralık katil filmi ve geniş ekran komposizyonlarının sinema tarihindeki en uzmanca kullanılışı.

THE FOREIGNER (1978, Amos Poe) İlk ve en orijinal punk-rock filmi, Eric Mitchel, rahmetli Anya Phillips, ve muhteşem Debbie Harry oynuyor.

THE NIGHT OF THE HUNTER (1955, Charles Laughton) Robert Mitchum’un karakterinin içinde ne olursa olsun sizi korkudan altınıza sıçtıracak. Ve ölü Shelley Winter’ın nehirin dibindeki sahnesi unutulmazlar arasında, saçları su yosunu gibi dalgalanıyor.

ANOTHER GIRL, ANOTHER PLANET (1992, Michael Almereyda) East Village’deki modern yaşam hhakında görsel bir şiir…’Twister’ ve ‘Nadja’nın yönetmeninden

MAN WITH A MOVIE CAMERA (1929, Dziga Vertov) Devrimci Sovyet yönetmen Vertov önceleri filmsiz kamerayla pratik yapıyordu. Bir keresinde Vertov şans eseri bazı filmlere ulaşıyor  ve bu olağanüstü sıralanmış görüntüleri çekiyor.

PULL MY DAISY (1959, Robert Frank/Alfred Leslie) Sadece otuz dakika uzunluğunda. Bu Beat Kuşağı klasiği, en iyi ve en insansı filmlerden birisi, ve kendisini bile ciddiye almıyor. Allen Ginsberg, Gregory Corso, Peter Orlovsky, Larry Rivers

Only thirty minutes long, this Beat-generation classic is one of the coolest, most human films ever made, and it doesn’t even take itself seriously. With Allen Ginsberg, Gregory Corso, Peter Orlovsky, Larry Rivers, a screen debut by Delphine Seyrig, and a relentless and moving “free-bop” voice-over by Jack Kerouac.”