Deneysel kadın sineması, genellikle klasik sinema seyircisi olan erkek kitleye yönelik görsel haz ve anlatı yapısını bozan siyasal bir karşı-pratik olarak görülür. – Smelik, A.1

1917’de Rusya’da Alexander Derenkowsky ve Marie Fiedler’in kızı olarak Eleanora Derenkowsky adıyla doğdu. Babasının Troçkist görüşe yakın bir yahudi olması sebebiyle 1922’de A  merika’ya gittiler. İsviçre’de lise eğitimi aldı. Üniversite eğitimini Amerika’da Syracusa Üniversitesi’nde Gazetecilik Bölümünde tamamladı. Üniversite’de okurken 1935 yılında bir okul arkadaşı ile evlendi, solcu entelektüellerin bulunduğu Greenwich Village’a taşındı. Smith College’da yüksek lisans olarak Fransız Sembolistlerini ve imgecilerini inceledi. Andre Breton – Anais Nin – Marcel Duchamp gibi dönemin önemli sanatçıları ile tanıştı, çevre edindi. Bu dönemde deneysel şiir ve modern dans çalışmaları ile ilgilendi.

Maya Deren: Film yapmaya başlamadan önce bir şairdim ve oldukça fakir bir şairdim çünkü resimler halinde düşünürdüm. Yapmaya çalıştığım şey aslında kafamdaki resimleri yazıya dökmeye çalışmaktı. Kamerayı ilk elime aldığımda kendimi evimde hissettim. Söze dökme ihtiyacı duymadan yapmak istediğimi yapmaktı bu.*

Koreograf Catherine Dunham’la birlikte, Afrika ve Haiti kabile dansları, mitoloji ve ritüellerle uğraştı. “İlkel sanat ve mitolojinin etkisi onu gerçeküstücülüğe yöneltti ve babasından edindiği Freudcu bakış açısından uzaklaşarak Jung’un “kolektif bilinçaltı” ve arketipik simgelerine yaklaştı.”(Yücel, Ş.).

1938’de eşinden boşandıktan sonra, daha sonra tanıştığı Çek film yönetmeni Alexander Hammid’le 1942 yılında evlendi. İlk filmi Meshes of the Afternoon(1943)’u Hammid’le birlikte çekti. P.Adams Sitney, filmi; “karmaşık olarak yapılanım bir döngüsel rüya” olarak niteler. Bu simgesel filmi, bazı eleştirmenler, Maya Deren’in “narkisist gençliğinin ölümü” olarak yorumlarlar. Eleştirmenlerin çoğu, filmi Avrupa gerçeküstücülüğü ile karşılaştırır. Deren ise filmin gerçeküstücü bir film olmadığını söyler ve filmin psikanalizci yorumlarını reddeder. O, filmin “hayali gerçekle nesnel gerçek arasındaki ilişkiyi irdelediğini” söyler. “Film gerçeklikte başlar ve sonunda da orada biter. Ama arada, filmde rüya olarak verilen imgelem işe karışır. Tesadüfi bir olayı ele alır, ona vahim boyutlar ekler, kendi döngüsel karmaşasının ürününü gerçeğe saplar. Kadın, dış dünyanın aynı kaldığı öznel bir yanlış anlama halinde değildir, tam tersine o hayali bir eylem tarafından yok edilmiştir. Böyle bir gelişme elbette gerçekte olması gerekenler gibi işlevsel olarak ortaya çıkmaz. Bu filmin gerektirdiği bir kader olarak ortaya çıkar. Bu yüzden, olayın bütünü; filmin gerçeği ve anlamı olarak algılanmalıdır.” (Yücel, Ş.) Deren’in filmi tek başına çekmemesi Hammid’in teknik yardımları düşünülünce filmin hem Deren’in hem Hammid’in içsel yaşadıklarını anlattığı söylenebilir. Meshes of the Afternoon, Amerikan Avant-Garde sinemasının ilk örneği kabul edilir.

Elinde bıçak olan kız masadan kalkıp koltukta uyuyan kendisine doğru yürümeye başlar… Kız ilk adımını attığında ayağının yakın çekimi vardır. İlk adım (ardında deniz olduğu varsayılan kumda, ikinci adım çimende, üçüncüsü asfaltta ve dördüncüsü halıda görünür ve kamera ancak bundan sonra elinde bıçakla uyuyan kıza doğru yürürken yüzünü gösterir. Bu dört adım sekansını planlarken anlatmak istediğim şey, kendinizi öldürmek için uzun bir yol kat etmeniz gerektiğini, hayatın başlangıçta ilkel sulardan doğduğunu hatırlatmak. Bu dört adımla ben zamanın tüm döngüsünü vermek istedim. – Maya Deren

Catrina Neiman’ın film hakkında söyledikleri filmin önemini göstermektedir:“Her bir görüntü, her bir geçiş bir diğeriyle uyaklıdır ve rüya ve devamlılığın yanılsamasını (illusion) yaratmak için de, gerçeklik arasındaki iki anlamlılığı kurmak için de eninde sonunda gereklidir.” Filmi şiirin güçlü bir örneği yapan bu görsel uyumdur.

1943 yılında Eleanora olan adını Maya olarak değiştirir. Maya, Buda’nın annesinin adı, su için kullanılan eski bir kelime, bir tanrıça adıydı ve Sanskritçe’de yanılsama anlamına gelmektedir. Marcel Duchamp ve Pajarito Matta gibi modern sanatçıları oynattığı film olan The Witch’s Cradle filmini bir türlü tamamlayamadı. Bitmemiş haliyle 1961 yılında izlendi. “Bu filmde, surrealist sanat eserlerini yirminci yüzyılın mistik simgeleri olarak ele alıyor ve sürrealist ressamları zamanın, uzamın ve mantıksal nedenselliğin akılcı bir biçimde ele alınmasına meydan okuyan modern sihirbazlar olarak gösteriyordu.” (Yücel, Ş.). Filmde sürekli bir yerlerden bir yerlere hareket eden ip, erkekleri boğabilecek gibi gözükürken filmin sonuna doğru kadının bulunduğu ortamın tüm çevresini sarıyordu. Filmde ayrıca dikkat edilmesi gereken kadın oyuncunun alnındaki dövme sayılabilir, dövme sonsuz sıkışmışlık yahut tükenmez yinelemeyi anlatıyor denebilir.

The End is The Beginning is The End is The Beginning…. “

1944 yılında At Land filmini çekti. Film denizden gelen bir kadının, yeryüzünde karşılaştığı olayları imgesel-eleştirel bir dille anlatmaktadır. Erkeğin ortaya çıkması ve kadının ona yetişmek zorunda kalması, duvarlar ve kapılar içerisinde çevrili odalardan çıkmaya çalışması gibi görüntülerin altında yatanları düşünmek filmi mükemmel bir boyuta taşır. Finalinde elinde savaşın oyuncularından birini – beyaz piyonu – alarak denize kaçmaya çalışan kadını düşündükçe derinleşir film. Film boyunca belirli bir zaman ve mekan, hikaye yoktur. Gördüklerinin anlatısı seyirciyi düşünmeye – ifade bulmaya zorlar.

At Land filminden sonra A Study in Choreograpy for the Camera (1945) filmini çeker. Bu filminde 3 dakika boyunca bale hareketlerini sinemasal bir dille anlatır. Sessiz çekilen bu film de diğer filmleri gibi zaman ve mekan algısıyla oynar. (Kamera hareketleri ileride Tarkovsky’den Godard’a bir sürü yönetmenin filminde tekrar karşımıza çıkacaktır. Tek planmış gibi gözüken orman çekiminde 3 farklı yerde aynı adamla karşılaşmak, ormandan atılan adımın odaya doğru olması bunun örnekleri sayılabilir.) Filmde ormandan odaya zıplar dansçı. Doğal olmayan yapılar çevresinde dansına bir süre daha devam ettikten sonra tekrar doğaya dönüş yapar ve denize bakarak dansını sonlandırır. At Land filmindeki doğa ile olan ilişkiyi tekrar görebiliriz. New York Times’ın Bale eleştirmeni John Martin filmi “koreosinema” adlı yeni bir sanat biçimi başlangıcı olarak görür. Sitney de Visionary Film dergisinde filmin, “Maya Deren’in hiçbir filminin erişemediği bir mükemmeliyete eriştiğini” yazdı ve,“(Deren) tek bir hareketi bütün bir film biçimine getirmenin mümkün olduğunu göstermiştir. Bu biçimi şiirdeki İmgeci akıma benzerliği nedeniyle İmgeci film olarak nitelendiriyorum.” (Yücel, Ş)2

Maya Deren: Bir kamerada önemli olan motordur. Kamera bir zaman formudur, teleskop gibi insanların çıplak gözle göremediği şeylerin yapısını gösterir ve aynı zamanda yavaş çekim hareketinin de yapısını ortaya çıkarır. Sürekli tekrar ettiğinden devamlı bir akış olarak görünen olaylar, titreme, ıstırap, tereddüt ve tekrar olarak  yavaş çekimde gözler önüne serilir.**

1946 yılında Ritual in Transfigured Time filmini çekti. Filmle ilgili olarak Deren şunları söyler: “Bir ritüel, diğer hareketlerden farklı olarak amacını bir biçimin egzersizinde bulur. Ritüelde biçim, anlamın ta kendisidir. Daha açık bir ifadeyle hareketin özelliği sadece dekoratif bir hareket olmasında değil hareketin kendisinin bir anlam olmasındadır. Film ritüele, sadece uzamsal zamanla değil, kamera tarafından yaratılan Zaman’la ulaşılır.” Buradaki film ritüel, “yoruma açık bir değişimi, bir dulun bir geline dönüşmesini” anlatır. Film, bazı eleştirmenler tarafından Meshes of the Afternoon’la başlayan At Land’le devam eden cinsel ve kişisel kimlik arayışını ortaya koyan otobiyografik bir üçlemenin sonuncusu olarak değerlendirilir.

Ülkenin bir çok üniversitesinden “kişisel” film kavramı üzerine dersler – konferanslar verdi. Kendi kuramını Sanat, Biçim ve Film Üstüne Düşüncelerin Bir Anagramı (1946) adlı kitapçıkta yayınladı. Deren’in kendi filmleri için tanımı şuydu: “Kişisel duygular ve sorunlarla didişen, içindeki insanların birey değil birer simge, soyutlama ve ortak imge oldukları öznel filmler.”.

Daha sonra New York’ta bir salon kiralayıp 16 mm’lik filmler göstermeye başladı. 1946 yılında yaratıcı film yapımı için verilen ilk ödül Guggenheim ödülünü kazandı. 1947 yılında Meshes of the Afternoon filmi Cannes’da 16 mm’lik film kategorisinde Büyük Ödül kazandı. Cannes için ABD’ye ve bir kadın yönetmene verilen ilk ödüldü bu. Aynı yıl eşi Hammid’den boşandı. Haiti’ye bir film çekmek için gitti. Haiti’de 21 ay kaldı, filmini bitiremedi, yalnız “The Divine Horseman – Haiti’nin Yaşayan Tanrıları” (1953) adlı kitabını mitoloji uzmanı Joseph Campbell rehberliğinde tamamladı. “Haiti’ye “gerçekliğin unsurlarını bir sanat eserine çevirecek bir sanatçı olarak gittiğini ama Voudou mitolojisinin etkisi ve karşı konulmaz gerçekliği ile altüst olduğunu” söyledi. Orada gördüklerini sadece mümkün olduğu kadar gerçeğe uygun şekilde ve mütevazı bir biçimde kaydetmekle yetindi, Voudou inanışının bütünlüğü karşısında tüm becerilerini ve hünerlerini yitirmiş gibi hissetmişti. Haiti’deyken Voudou tanrısının onun ruhunu ele geçirdiği söylenir.” (Yücel, Ş)

Maya Deren: “Onların Aşk Tanrıçası oldukça etkileyici ve karmaşık bir oluşum. O aslında yaşamak için gerekli olanların değil, lükslerin tanrıçası. O, Aşk Tanrıçası, ve aşk seksin aksine üremeyle sonuçlanmak zorunda değil. O tüm sanatların ilham perisi. Bir erkek onsuz da yaşayabilir fakat bir erkek olarak uzun süre yaşayamaz. Gariptir ki dişi, kadın değil, insan olan her şey hatta bundan fazlası olan dişi hakkında engin terimlere ulaşmak için Haiti gibi ilkel toplulukların yaşamına göz atmak gerekir. Bu noktadan bakıldığında kadınların sanatçı olmasını hatta iyi bir sanatçı olmasını engelleyecek hiçbir şey yok.”***

1948’de Meditation on Violence’la yeniden film çeker. İlk defa müzik kullandığı filmdir. Film çin dövüş sanatı üzerine şiirsel bir dans denemesi olarak düşünülünür.  Filmde “süregelen değişim ve başkalaşımın ilkesini soyutlamak” amacını güttüğünü söylemiştir, fakat 20 dakikaluk bu filmi yeniden kurgulaması gerektiğinden de sıklıkla bahsetmiştir. Filmi tekrar kurgulayamamış, o haliyle günümüze gelmiştir. Kurgusal olarak A Study in Choreograpy for the Camera’nın başarısını göremeyiz bu filmde ama müzik ile hareketlerin uyumu ve anlatısı başarılı sunulmuştur.  Haiti’ye yaptığı geziler esnasında çektiği görüntülerin de kurgusunu yapamadı, son eşi Teiji Ito 1985’den sonar filmin kurgusunu gerçekleştirdi.

Son filmi The Very Eye of Night’ı 1959’da gerçekleştirdi. Bu filmin müziğini Çinli müzisyen Teijo Ito yaptı. Filmi neredeyse ölümün eşiğine geldiğini düşündüğü bir ameliyattan esinlenerek yaptığını söyler. Filmin ilk gösterimi Haiti’de yapıldı. Teiji Ito ile 1960 yılında evlendi. 1961 yılında beyin kanamasından öldü, 44 yaşında. Ölümü üzerine çeşitli dedikodular çıktı, kimine göre Voudou tanrısının laneti , kimine göreyse vitamin iğneleri denilen Dr. Jacob’un “kendini iyi hisset” ilaçları ölüm sebebiydi.

Kışkırtıcı deneysel biçimci filmleriyle, Avant-Garde sinemanın başlatıcısı, kendi 16 mm’lik gösterim salonu ile de Bağımsız Sinemanın öncüsü olarak kabul edilir Maya Deren. Üzerine belgeseller ve sinema dersleri bulunmaktadır günümüzde. Yaratıcı bağımsız sinemayı onurlandırmak için Maya Deren adına bir ödül kondu, Amerikan Film Enstitüsü tarafından. New York’ta bağımsız filmlerin gösterilebileceği 66 kişilik bir Maya Deren gösterim salonu açıldı. Utne Reader, 2003 sanat ekinde “Hala Önemini Koruyan 44 Usta”dan biri olarak gösterdi Deren’i.

Maya Deren:“Filmlerim farklı olarak  kadın filmleri ve filmlerin karakteristik zaman niteliği kadının zaman niteliği. Bence erkeklerin gücü onların büyük dolaysızlık duygusudur. Onlar “şimdi”nin yaratıklarıdır ve bir kadın onları bekleyecek kadar güçlüdür çünkü beklemek zorundadır.  Kadın çocuğuna kavuşmak için dokuz ay beklemek zorundadır örneğin. Onun zaman anlayışı var olmak üzerine kuruludur ve onun için her şey var olmanın aşamalarıdır. Kadın, o an orada olan kişiyi değil , kim olacağını bilerek bir çocuk yetiştirir. Onun hayatı başından itibaren var olmak üzerine kuruludur ve hangi zamanda olursa olsun bu oldukça önemli bir histir. Bence benim filmlerim, anlık başkalaşım, bir resmin başka bir resim olmasını olabildiğince vurguluyorlar. Bu şu anlama geliyor, benim filmlerimde önemli olan o an orada neyin olduğu değil, bir şeyin bir başka şeye dönüşümüdür. Bu bir kadının zamanı algılama biçimidir ve bence benim filmlerimde, diğer filmlere nazaran daha çok  kullanılıyor.” ****

Dipnot

1 – Smelik, A.– Feminist Sinema ve Film Teorisi” – Pelgrave, 1998

2 – Şükran Yücel – Filmlerle Seyrüsefer

* Maya Deren “I was poet before I was filmmaker and I was a very poor poet because I thought in terms of images. What existed as essentially a visual experience in my mind poetry was an effort to put into verbal terms. When I got a camera in my hand, it was like coming home. It was like doing what I always wanted to do without the need to translate it into a verbal form.”

** Maya Deren: “What is important in a motion picture camera, of course, is its motor. Just remember that motion picture is a time form. Just as the telescope reveals the structure of matter in a way that the unaided eye can never see it so slow motion reveals the structure of motion. Events that occur rapidly so that they seem a continuous flux are revealed in slow motion to be full of pulsations and agonies and indecisions and repetitions.”

*** Maya Deren: “Their Goddess of Love is a very fascinating and complex idea. She is, in fact, the goddess of all the luxuries which are not essential to survival. She is the Goddess of Love which, unlike sex is not essential to propagation. She is the muse of the arts. Now, man can live without it, but he doesn’t live very much as man without it. It is strange that one would have to go to an apparently primitive culture such as Haiti to find an understanding in such exalted terms of what the essential feminine not female feminine role might conceivably be that of being everything which is human everything which is more than that which is necessary. Taken from this point of view there is no reason in the world why women shouldn’t be artists, and very fine ones.”

**** Maya Deren: “What I do in my films is very oh, I think very distinctively I think they are the films of a woman and I think that their characteristic time quality is the time quality of a woman. I think that the strength of men is their great sense of immediacy. They are a “now’”creature  and a woman has strength to wait, because she’s had to wait. She has to wait nine months for the concept of a child. Time is built into her body in the sense of becomingness. And she sees everything in terms of it being in the stage of becoming. She raises a child knowing not what it is at any moment but seeing always the person that it will become. Her whole life from her very beginning it’s built into her is the sense of becoming. Now, in any time form, this is a very important sense. I think that my films putting as much stress as they do upon the constant metamorphosis one image is always becoming another. That is, it is what is happening that is important in my films not what is at any moment. This is a woman’s time sense and I think it happens more in my films than in almost anyone else’s”