Elbette her film, üzerine düşünmek, konuşmak ve çoğu zaman farklı bağlamlara oturtulabilecek fikirler öne sürmek için var. Filmin yapım süreci ve kendisi ile seyre sunulduğu ortam ve seyir sonrası yapılanlar bağlantılı olduğu ölçüde ayrı ele alınabilecek anlamlar taşır ve özellikle ikinci aşama, yani filmle seyircinin buluştuğu o değerli anları kapsayan aşama, “beklenenin ötesinde” anlamlara kapı açan gelişmeleri tetikleyebilir, küçük veya büyük ölçekte. Üzerine konuşulsun, yazılsın ve varılan sonuçlar ya da ortaya konulan sorular kolektif bir bilince havale edilsin maksadı yoğun bir şekilde hissedilen filmler ise, sinemanın diliyle yaratılan dünyayla toplumsal gerçekliğin kesiştiği noktaları en pratik şekilde, seyir ve sonrası aşamada ortaya koyabileceğimizi kanıtlamamıza yardımcıdır çoğu zaman. Böylesi filmleri yoğun bir şekilde izleme fırsatını bizlere sunan 10. İşçi Filmleri Festivali’nin Ankara ayağındaki atmosfere bir gün dahil olabildim. Bu dahil oluşa vesile üç filmle ilgili birkaç şey söylemek gerekirse…

Yollara Düştük

Sansürle şekillenen sürecin etkisiyle Festivallerde bir türlü gösterimi gerçekleşemeyen ve ilk gösterimi de Abbasağa Parkı’ndaki Sansür Forumu’nda yapılan Yollara Düştük belgeseli, 5 Mayıs Salı günü 17’de, her daim filmlerin “konuş, yaz, paylaş” sesine kulak verip ona uygun etkinliklere kapısını açan Sinetopya’da gösterildi.

Oyuncusundan ışıkçısına, sinema emekçileri…

Oyuncusundan ışıkçısına, sinema emekçileri…

Biliyoruz ki kimilerine göre, 70’li yıllarla özdeşleşen sosyal uyanış, hem egemenlerin ceplerini doldurmalarına hem de toplumdaki suni ve gerilimli refah algısının devamına yarayan “ekonomik gelişmeyi” aşıyordu.1 Oligarşiyi titrek hale getiren bu doğurgan zemin, çoğu zaman acıyla yoğrulmuş engelleme çabalarıyla karşılaştı. Acı boyutu toplumsal belleğe kazınmış çabaların çokluğu sebebiyle belki de unutulmasını normal karşılayabileceğimiz bir iz, Deniz Yeşil’in çabasıyla varlığını bize hatırlatıyor.

Bu değerli iz’e dikkat çeken belgeselin adının neden “Yollara Düştük” olduğunu, 1977 sonbaharına bırakılmış bir iz olarak karşımıza çıkan ve Yeşilçam’ı oyuncusundan ışıkçısına, bir emekçi kitlesi olarak ortaklaştıran sansür yürüyüşüne dair ses kaydındaki vurgu ile anlıyoruz. Sonra bir de belki, Ankara yollarına düşen sinema emekçilerinin hep bir ağızdan söyleye söyleye bir marş haline getirdikleri “yollar gide gide biter, aldırma gönül aldırma”sı ile…

Dönemin toplumsal atmosferinin sadece çekilen filmlere ve Yılmaz Güney şahsında yansımadığını, sinema emekçilerinin, bu ikisiyle karşılıklı beslenecek şekilde sınıf bilincinin gereğini kitlesel bir şekilde yerine getirmeye başladıklarına tanık oluyoruz. Karşılıklı beslenecek şekilde; yollara düşenlerin, o vakitler hapiste yatan Yılmaz Güney’in özgürlüğü için slogan atmaları gibi… Ülkemiz sinemasında sınıf çelişkilerini vurgulamak üzere çekilmiş ve akla kazınmış az sayıda filmin tam da o dönemlerde artış göstermesi gibi…

Arşiv görüntülerinin kullanımı, “şu geçişlerde görüntülerin donduğu anlar boşa değil” dedirtiyor. Seçilen tanıklık konuşmaları, filmin “sorulması gerekeni sormaya yardımcı” niteliğiyle birleşince, bağlam yaratma açısından belgesel türünün de en az kurmaca kadar zahmetli olabileceğini anlamamızı sağlıyor. Resmedilen birlik ruhuna Vedat Türkali’nin ağırlığıyla eklemlenen “örgütlenme gerekliliği” bilinci, Ankara’ya varıp da SBF’nin önünden geçen sinema emekçilerini “tek yol devrim” sloganlarıyla karşılayan üniversite gençliğine hitaben yapılma ihtiyacı duyulan açıklama, ünlü isimleri gören insanların bu yürüyüşü bir film çekimi sanıp da meraklı gözlerle olan biteni takip etmesi ve en çok da, “yok birbirimizden farkımız, sömürülme şiddetimizin bizim dışımızda belirlenen standartlara göre farklı boyutlarda hissedilmesinden başka” diyerek birleşen sinema emekçilerinin o günleri anlatırken yüzlerine yansıyan heyecan…

Dönüp dolaşıp aynı baskı yöntemlerine başvurmaktan çekinmeyen, çünkü buna mecbur olan şu sistemi değiştirmek üzere karşımıza almak, yollara düşmeyi mi gerektirir? Ya da nereye ve niçin yürüdüğümüzü en doğru şekilde tanımlayıp, bunun gereğini bilinçle yerine getirmek midir en önemli mesele? Tam da bu noktada, SBF’den yükselen ses geliyor akla.

Küçük Kara Balıklar

Aynı gün Festival kapsamında gösterilen bir diğer belgesel Küçük Kara Balıklar: Güneydoğu’da Çocuk Olmak, Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeydi. Seyirci katılımı yoğun olsa da, gösterim sonrası belgeselin yönetmenlerinden Ahmet Haluk Ünal ve Önder İnce’yle gerçekleştirilen söyleşiye çok fazla kişi kalamamıştı. Yine de, seyirciyle filmin buluştuğu değerli anların sonrasında, filmin yarattığı etkiyi kalıcı sonuçlara bağlamaya yarayacak bir soru-cevap faslı oldu.

Egemenlerin cebini doldurmaya yarayan “ekonomik gelişme”nin sürdürülebilmesi adına ihtiyaç duyulan suni refah algısının gerilimli boyutunda duran ve halkları birbirine düşman kılan bir çıkmazın yansıması olan “orası öykülerine”2, 90’larda ve 2000’lerde “orada” çocuk olanların gözünden bakmayı sağlıyor belgesel. Önder İnce’nin söyleşide ifade ettiği şekliyle, bakan ve hikayelere sinema aracılığıyla tanık olanların Batı yakasında sayısı ne kadar artarsa, belgesel hedefine o kadar ulaşmış olacak. Ancak İnce’nin vurguladığı şu nokta daha da önemli; “sadece öğrenmek ve bilmek değil, sonrasında o coğrafyaya dokunmak, en sahici ortaklaşmaya doğru adım atmak mühim”.

kucuk-kara-baliklar-300x419Güneydoğu’da çocuk olma halini sadece 90’lardan değil, 2000’lerde yaşananlar üzerinden de sunmak, tarihin ivmesiyle birlikte hiç beklenmedik noktalara savruluyormuş gibi görünen süreçlerin, her zaman başlangıç atmosferlerinden oldukça büyük bir yük ve “değişmez”leri beraberinde taşıdığını anlaşılır kılmaya yarıyor. Özellikle yoksul halka büyük acılar, egemenlere ise güvenlik halesi sunan bu “değişmez”leri sarsmanın yolunun, halklar arasındaki kini diri tutmaktan değil, acıların ortaklaştığı benzer noktaları var eden temel çelişkileri görünür kılmaktan geçtiğini düşünmek mümkün. Aklıma bu noktada gelen ise, çocukluğu 90’lar Güneydoğu’sunda geçmiş olan bir kadının söylediği, baskıyla örülü “hayat”a en güzel cevabın, okuyarak ve öğrenerek ondan aldığını, kuytuluklarda da olsa boy vermeye devam eden umut dolu hayatın inşasına akıtmak olduğu minvalindeki sözleri oluyor.3

Kara Sevdalı Bulut

Çekildiği dönemde gösterimi yasaklanmış olan bu filmi, Küçük Kara Balıklar’ın hemen ardından izleme şansım oldu. “Odaklanabilir miyim filme? Kalmasam daha iyi mi olur?” sorularını salondan ayrılmayış yönünde cevapladığım için mutlu olmama sebep film, hem ismiyle hem de anlatılacak yeni bir masala dönüşen hikayesi boyunca çocuk aklına, o en berrak alana seslenen “Sevdalı Bulut” masalının kullanımıyla Nazım Hikmet’e de bir saygı duruşu aynı zamanda. Yine benzer niteliklerden hareketle Samed Behrengi ve Ece Ayhan da Küçük Kara Balıklar filminde anılmıştı, bu değerli duruşu da unutmadan geçmeyelim…

Gitar çalma denemeleri kadar yaygın olmasa da çokça duyulabilecek ve “ben de bir oyunda oynamıştım”la başlayan anlatımların merkezinde yer alan tiyatro anılarından bende de var bir tane. Güzellikle andığım ve “Sevdalı Bulut” masalında umudun usanmadan yeşerdiği bahçedeki diken karakterine büründüğüm o vakitler, provalar ve sergilenen oyun sayesinde, yıllar sonra film izliyor olduğum bu salonla bütünleşmişti. Şimdiye dek onca etkinliğe yine bu salonda katılıp da o vakitleri böylesine anmamıştım. Çünkü düşüncelerimde bireyselden toplumsala doğru nitelikli bir bağlam geçişini sağlamama yardımcı oldu bu film; bir masalın en naif boyutuyla tiyatro sahnesinde ilişkilenilmiş çocukluk, toplumsal gerçeklikle yüzleşmelerin idrakine varıp bunlardan yeterli veya yetersiz çıkarımlar yaparak varılmış ve aynı masalın en gerçekçi boyutuyla yüzleşmesini bir film aracılığıyla sağlayan yetişkinlik.

kara-sevdali-bulut-300x397Masaldaki sevdalı bulut, varlığından vazgeçtiği noktada Ayşe’sinin kurtarıcısıdır artık. Ama sadece Ayşe’yi değil, onun bir parçası olduğu rengarenk bütünün de yardımına koşmuştur. Filmin afişinde ise, her defasında masalı dinlemek isteyen küçük kızın babası ve 12 Eylül sonrası muhbirlik atmosferinden işkence ile payını almış bir emekçi kadının (Zuhal Olcay) kocası rolündeki Haluk Bilginer’i asker kıyafeti içerisinde görürüz. Onu şimdiye dek bir “erkek” olarak var eden toplumsal sistemin dayandığı refah algısının, ne denli suni ve acımasız bir temel üzerinde inşa edildiğiyle sarsıcı bir şekilde yüzleşen bu karakterin, varlık sebebini sorgulamadan o alıştığı kimliğe sahip çıkması, afişteki bu görüntüye kaynaklık eden sahnenin boşa olmadığını anlatır bize.

Filmde anlatılan hikayeyi de dilden dile dolaşacak yeni bir masala dönüştüren son sahnenin rengarenk duvarları, çaresizliğin sembolüne dönüşen bir balta ve Bilginer’in canlandırdığı karakterin, toplumsal krizin erkek tarafını somutlaştırdığı ölçüde filmin çoğunu sisle kaplar hale gelişi, başka bir deyişle bulut olmak yerine bilinmezliği besleyen bir sis olmayı tercih eden konumu…

Güney (Sur) filmiyle Solanas, Cannes’da En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanmıştı…

Güney (Sur) filmiyle Solanas, Cannes’da En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanmıştı…

Aynı yıl çekilen ve Fernando Ezequiel Solanas’ın imzasını taşıyan Güney (Sur)filminde hissedilen “büyülü gerçekçilik”, o filmdeki gibi ortaya çıkan ölüler aracılığıyla olmasa da, hem yığınlaşmaya başlayan şehri gördüğümüz tepedeki yoksul mahallenin atmosferine eşlik eden sisle, hem de anlatılan “masal içinde masal” ile kendini Kara Sevdalı Bulut’ta da hissettiriyor. 80’lerin sonlarına doğru, toplumsal sistemin özellikle ekonomik temellerinden kaynaklı temel çelişkisini bütün bir topluma en acımasız şekilde hissettirdiği 12 Eylül’ün hemen ardından, bu çelişkinin bireysel yaşamlara yansıyan ve en başta da kadınlarla çocukların etrafına bir kafes ören kültürel temellerine de dikkat çekmesi, Kara Sevdalı Bulut’u farklı bir yere koymayı sağlıyor. O farklı yer ise, sinemayı eğlencelik bir konumdan veya kısır bir döngüyü besler olmaktan öteye geçirme çabasını işaret ediyor.


  1. 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişinden sonra dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Memduh Tağmaç’ın sözü: “Sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı.” Bir süre sonra 12 Mart 1971’de askeri muhtıra verilmişti.
  2. Bir dönem “Orası Öyküleri” adıyla yayımlanan ve Ender Özkahraman’ın çizgileriyle anlatılan hikayeler, sonrasında kitaplaştırıldı da: kitapla ilgili iletişim yayınevi sayfasına gidiş bileti
  3. Kurulan cümleye sebep Grup Yorum şarkısı, ilk albümlerinden…