Modern kapitalist hayatta pek azımız satın aldığımız ve tükettiğimiz ürünlerin detaylarıyla ilgilenmeye devam ediyor. İçine doğdumuz bu dünyanın bir özeti olarak, ihtiyacımız olmayan pekçok ürünü satın almamızı sağlayan dev bir reklam endüstrisi var karşımızda. Sinemanın yarattığı markaları en başından itibaren çok başarılı biçimde pazarlayan ve görselin sahip olduğu gücü çok erken dönemlerde fark eden bir sektör bu. Örneğin arabaları, arabanın sahip olduğu özellikleriyle değil, havada oradan oraya uçtukları, insanların bakışlarını üzerine topladıkları, masaj yapan koltuklara sahip oldukları veya sahibi olan kişiye bir sınıf/statü kazandırdıklarını düşündüğümüz için satın alıyoruz. Reklamcılar, bize her zaman araba kadar somut birşey de satmıyor tabii. Bugün kapitalizmin en büyük sigortası olan ABD’de, başkanlık seçimleri için harcanan milyonlarca dolar –ki bunların tamamına yakını reklam sektörüne harcanıyor- düşünüldüğünde sektörün geldiği durumu daha iyi anlamamız mümkün. Son olarak, kampanyası hiçbir somut vaade veya herhangi bir politik duruşa dayanmayan Obama, yürütülen detaylı PR ve reklam çalışmalarıyla reklam sektörünün aldığı en büyük galibiyetlerinden biri oldu. “Star Wars: Güç Uyanıyor” filminin sonunda, jenerik akarken kendime sorduğum ilk soru da buradan türedi: Acaba böyle bir filmi dünyada en çok izlenen film yapmayı başara(n)acak olan reklam sektörü açısından bu durum mu; yoksa hiç bir vizyonu ve sağlam temellere oturan herhangi bir seçim vaadi olmayan Obama’dan Nobel Barış Ödül’lü “sempatik” bir başkan yaratmak mı daha büyük başarıdır acaba? Sorunun muhtemel cevaplarıyla devam edebilecek tartışmalar bu yazının amacını aşıyor elbette. Dolayısıyla distopyaları her an biraz daha hayal edilebilir kılan kapitalizmin en önemli kollarından biri olan reklamcılık sektörünü burada bırakıyor bizi bu konuya getiren filmimize geri dönüyorum.

İlk üçlemeyle karşılaştırıldığında son filmin, ilk üçlemenin sahip olduğu entellektüel tabana, barışcı tınıya, sevgiye ve doğu felsefesine yakın olan ne varsa paramparça ettiğini ve seriyi, eğlence sinemasının tüm klişe-anti-klişeleriyle donatılmış bir noktaya yönelttiğini ne yazık ki görmek gerekiyor. İlk üçlemede izlerini sürebileceğimiz Taoist ve Spinozacı tüm inşaalar malesef -JJ Abrams’ın da büyük katkılarıyla- tarihe gömülüyor. Zira ilk üçlemede anlatılan Güç’ün, Spinoza’nın “Tanrı” kavramı ile yakınlığı olduğundan bahsedilebileceğine inanıyorum. Spinoza’nın iyi ve kötü duygular olarak iki kutba yerleştirdiği sevinç ve keder duyguları, Gücün
aydınlık ve karanlık tarafının beslendiği duygularla ilişkili. Kişinin enerjisi ile onun yeğinlik derecesi arasında da doğru bir oran var. Yani sevinçten doğan her duygu, insanın yaşama sevincini veya kudretini yükselten bir etki yaratıyor. Böylece kişi içinde sevinçten kaynaklı ne kadar çok bilgiye sahip ise kudreti/enerjisi o kadar yükseliyor. Evrenin enerjisinin bu halinin, Gücün aydınlık halinin tasviriyle benzerliğini bu temelden kurabiliriz sanıyorum. Öte yandan Spinoza’ya göre keder ve kederden türeyen her duygu –ki bunun içerisine korku,öfke, nefret ve saldırganlık başat sayılabilir- Gücün karanlık tarafının temel olarak beslendiği duygular. Tüm bu duygular insanın yaşama kudretini ve/veya sevincini sömüren bir niteliğe sahip. İlk üçlemede Efendi Yoda’nın, eğitimi sırasında Luke’a, “Yapamıyorsun çünkü yapmayı istemiyorsun.” diyerek insanın biyolojik örgütlenmesinin sınırlarının henüz keşfedilmediğini belirttiği an, Spinoza’nın insan kudretinin neler kadir olduğunun henüz asla bilinmediğini vurgulamasına benziyor. Hatırlayacağımız üzere Jedi felsefesi uzak-doğu dövüş sanatlarıyla yakinen ilişki içerisindeydi. O öğretinin amacı hiçbir zaman saldırmak değil sadece özsavunma potansiyelini yükseltmekti. Bu anlamda Jedi öğretisi, Spinoza’nın iyi duygular olarak nitelendirdiği, kişinin bir biyolojik örgütlenme olarak yapabileceği potansiyel tüm eylemlerin sınırlarını genişleten duygularla yakinen ilişkilidir. Bu anlamda bir şeyin bilgisi ancak iyi bir duygu ile ilişkili olduğu ölçüde yararlıdır diyebiliriz kısaca. Bunun yanında elbette her bilgi sahibine sorumluluk yükler. Bu özsavunma amaçlı öğrenilen direniş bilgisinin yarattığı enerji, kötü amaçlar için kullanılma tehlikesini içinde barındırır. Nitekim hepimizin bildiği hikayeye göre Anakin Skywalker da Gücün karanlık tarafına kapılarak Darth Vader’a dönüşecektir. Sonrasında Vader’ın iyi taraf ı ekrar ortaya çıktıysa da bunun en önemli sebebi Gücün felsefesini kavramayı başaran oğlu Luke’tur. Zira Luke, babasına karşı savaşmayacağını defalarca söylese de mecbur bırakıldığı son karşılaşmasında daima savunmada kalmış, nihayetinde onu öldürme imkanı bulsa da bunu yapmamıştır. Buna karşın son filmdeki, Gücün aydınlık tarafı ile karanlık tarafını simgeleyen karakterlerin karşılaşmasında aydınlık tarafı simgeleyen karakter olan Rey, karanlık tarafı simgeleyen Kylo Ren’i yenmeyi başarır. Rey yerede yatmakta olan yaralı Kylo Ren’i öldürecekken -bağışlayıcılığından veya savunma amacının ortadan kalkmasından değil ama- ancak doğanın yarattığı engellerin devreye girmesi nedeniyle bunu başaramayacaktır. Böylece Gücün aydınlık tarafının dayandığı öğreti en temelinden bombalanmış olur.

Bir başka önemli fark, ilk üçlemede neredeyse hiç karşılaşmadığımız dinsel simgelere bu filmde bol bol rastlıyor oluşumuz. Bu simgelerin en dikkat çekeni olan haç işareti birkaç sahnede ve genellikle görsel olarak görkemli gösterilmek suretiyle görülüyor. Ayrıca artık gücün karanlık tarafına çekilen değil ama karanlık tarafta olmayı bilinçli iradesiyle isteyen, bunu arzulayan bir  “Kylo Ren” karakteri ile karşılaşıyoruz. Böylece ilk üçlemede kurtulunmaya çalışılan kötülük, son filmde arzulanan bir şeye dönüşüyor.

Yaşadığımız kimlik politikaları çağında savaşçı ve mücadeleci kadın karakter ile  -her ne kadar daha çok öteki kimliklerin kullanımında alışılageldiği üzere komedi unsurunu yükseltmek için kullanılsa da-, iyiliğin yardımcısı ve doğru yolu bulan siyahi karakterin temsil biçimlerini değerlerledirirken bu temsillerin, yaşadığımız dönemin popüler politikası olan kimlik politikasının bir sonucu olabileceğini de unutmamamız gerekiyor. En son Mad Max: Fury Road’da gördüğümüz “güçlü” kadın karakterlerin de feminizimin yükselişiyle veya post modern bir erkeklik kriziyle değil ama kapitalizmin sınıf, cinsiyet vb, çatışmalarını perdelemeye, flulaştırmaya veya en iyimser tespitle bir tür bahşedilmiş bölge inşa etmeye çalışmasıyla ilişkili olduğunu da düşünmek gerekiyor. Neticede fethedemeyen kapitalizm; satın alarak “sorunu çözüyor.” Tabi tüm bunların, Bill Gates’in kapitalizmi eleştirmesi kadar bile samimi olmadığını düşünüyorum.

Elbette ilk üç filmin ana eksenini oluşturan cumhuriyetçilik, çoğulculuk, aydınlanmacılık, demokrasi ve parlamenterizm hayranlığı ile faşizm çağrışımlarıyla birlikte anılan monarşi ve doğu tipi demokrasi eleştirisi bu filmde de artan bir oranda korunmuş görünüyor. Bütün bunların yanında kötü oyunculuklardan, klişe diyaloglardan, ortodoks sinema tekniklerinden, seyirciyi pasifize eden biçimlerden bahsetmeyi yazının amacı olarak görmediğim için bunlara değinmemeyi tercih ediyorum.

Nihayetinde, tüm bu anlatılanlar elbette filmin gişeden en az 1.5 milyar dolarlık hasılat yapmasını, marka ortaklıklarından milyon dolarlar kazanılmasını ve dilden dile ballandırıla ballandırıla anlatılmasını engellemiyor neyse ki. Bu değindiğimiz ögelerin veya yapılan diğer pek çok olumsuz eleştirinin hiçbirinin Star Wars’un marka değerine ve arzulanma şiddetine hiçbir olumsuz etki yaratmayacağını biliyoruz elbette. Böylece sinema tarihinde eşine az rastlanır bir dönüşüme şahit oluyoruz ve bir reklamcılık başarısı olarak daha önce hiçbir filmde yaşamadığımız ölçüde bir film değil ama bir marka konuşulur ve tüketilir oluyor. Sinema tarihinin ilk mega yapımcılarından birinin Hitler olduğu(Triumph des Willens-1935) düşünüldüğünde sinemanın karanlık tarafının gücüne her geçen gün daha da fazla maruz kalacağımızı düşünmemekse ne yazık ki imkansız görünüyor.