Hikaye Japon tarihinde “Edo” adı verilen dönemde geçiyor, meşhur Meiji Restorasyonu‘ndan bir önceki dönemdir. Öncelikle filmin nasıl bir zemin üzerine kurgulandığını anlamamız için bu dönemdeki önemli tarihsel olayları bilmemiz gerekiyor. Yani hikayenin hangi sosyal şartlar neticesinde gerçekleştiğini algılamamız için kısaca döneme bir bakış atacağız.

Tokugawa Ieyasu © Kanō Tan’yū

Tokugawa Ieyasu © Kanō Tan’yū

1600 Yılında Japon tarihinin en büyük meydan savaşlarından biri olan Sekigahara Savaşı‘nı, şogun naibi olan Gemeral Ieyasu‘nun birlikleri destansı bir başarı ile kazanır. Ieyasu‘nun galibiyeti kendisine şogunluğu da getirir ve ülkenin lideri olur. Kendini Japonya’nın etkin ve mutlak yöneticisi olarak kabul ettiren Ieyasu, şogunluğunu 1603’de şimdi Tokyo olarak bilinen Edo‘da kurdu. Bu Japon tarihinin en önemli dönüm noktasıydı. Ieyasu, gelecek 1265 yıl için özellikle politik ve sosyal kanunlar olmak üzere halkın yaşantısının her yönüyle tasarlandığı bir kalıp yarattı.

Ieyasu‘nun tesis ettiği sosyal ve politik yapının entegrasyonunu korumanın bir yolu olarak 1639’da Tokugava Şogunluğu, Japonya’nın kapılarını dış dünyaya fiili şekilde kapatarak, ceberrut bir adım attı. İlk Batılılar Japonya kıyılarına bir önceki yüzyılda Muromaçi Dönemi‘nde ulaştılar. Ülkeye ateşli silahları tanıtan Portekizli tacirler 1543’te Japonya’nın güneybatısında küçük bir adaya yerleştiler. Sonraki birkaç yıl içinde bunları, St. Francis Xaviarönderliğinde Cizvit misyonerleri ve İspanyol gruplar takip etti. Hollandalı ve İngiliz tacirler de Japon topraklarına yerleştiler.

Odawara’da Edo Dönemine Ait Bir Balık Pazarı Minyatürü © Rekisentai Eiri, 1781-1818

Odawara’da Edo Dönemine Ait Bir Balık Pazarı Minyatürü © Rekisentai Eiri, 1781-1818

Avrupalıların bu akınlarının Japonya üzerinde çok derin etkileri oldu. Bu misyonerler özellikle Japonya’nın güneyinde çok sayıda kişinin inanç değiştirmesine sebep oldular. Şogunluk Hrıstiyanlığın birlikte geldiği ateşli silahlar kadar patlayıcı bir potansiyel teşkil edebileceğini fark etti. Sonunda Hrıstiyanlık yasaklandı ve Togukava Şogunluğu, Nagasaki Limanı‘ndaki küçük Dejima adası içinde yaşayan bir avuç Hollandalı tüccar, Nagasaki’de yaşayan Çinliler ve arasıra Kore Lee Hanedanlığı‘ndan gelen resmi elçiler dışında yabancıların ülkeye girişini yasakladı. Yaklaşık 250 yıl boyunca Japonya’nın dış dünya ile tek bağlantısı bu insanlardı. 18. yüzyılın sonlarından itibaren açılma yönünde giderek artan baskılar 19. yüzyılın ortalarında meyvelerini verdi. Başta Amerika sonra Rusya, İngiltere ve Hollanda ülkeyi ziyaret etmeye başladılar. Bu Japonya’nın içe kapalı geçirdiği dönemin bittiğini haber veriyordu. Dört yıl sonra dostluk anlaşmasını ticaret anlaşmalarını izledi. Bu aşamada kervana Fransa da katıldı.

Kapalı geçirdiği bu süre zarfında Japonya dünyadan bîhaber değildi. Tam aksine entellektüel trafik sürekli akmaktaydı. Batıda neşredilmiş hemen hemen birçok kaynak ve olaylar Japonca’ya çevriliyor, batının tam aksine eğitim ve okur-yazarlık en ihtişamlı dönemlerini yaşıyordu. Bu kapalılık hem geleneksel hayatın yozlaşmadan korunmasını hem de jeopolitik açıdan mutlak bağımsız kalmasını sağlamıştır.

İkili anlaşmalar feodal dönemin de sonunu getirdi. Ülke önce kargaşaya sürüklendi. 10 yıl kadar süren kargaşanın ardından Tokugava Şogunluğutarihe karışırken, 1868 tarihi itibariyle Meiji Restorasyonu dönemi başladı. Hakimiyet İmparatora ve batı şakşakçılarına geçti.

Meiji Döneminde Yasukuni Tapınağı’nda Festival Minyatürü © Shinohara Kiyooki, 1895

Meiji Döneminde Yasukuni Tapınağı’nda Festival Minyatürü © Shinohara Kiyooki, 1895

Ieyasu ile başlayan barış dönemi (?) imparatorlukla birlikte geri dönülemez bir duruma geldi. Öyle ki artık samurayların kılıç taşımaları yasaklanmış ve kendilerini ispat edecekleri her türlü fırsatlar kapanmıştır.

Film barış dönemlerinin halk açısından pek ismi gibi cazip ve hoş olmadığını anlatmaktadır. Çünkü sosyal yapı askerlik üzerine kurulmuş ve asırlarca devam eden bir sistemin beline balta vurulmuştur. Savaş bir samurayın ekmeğidir ve ondan geçimini sağlamaktadır. Bugün de terör veya başka isimlerle yaratılan korku projeleri sayesinde Amerika gibi bazı ülkeler varoluşlarını sürdürebilmektedir. Dolayısıyla ortada bir kargaşa ve kaos yoksa onun üzerinden rant sağlayan mühendisler aç kalacaktır, bunun önüne geçmek için de bu ihtiyaca yönelik çeşitli toplumsal manipülasyonlara gidilebilmektedir. Bu taktiğin dost düşman herkes tarafından uygulandığı bir gerçek. İnsanoğlu var olduğu sürece savaş olacaktır, en azından savaştan ve din istismarından daha kârlı bir sektör keşfedilene kadar.

Japonya’da bu değişim hareketi elbette bizim kırmızı çizgilerimizinpembeleşmesi kadar sakin geçmedi. Çünkü Japonya’da hakim olan bir kapalı medeniyet söz konusudur, daha doğrusu dışarıya açık ama dışarının Japonya’ya kapalı olduğu bir medeniyet vardır. Bu sebeple en basit görünen adetler bile orada çok büyük ölçülerde yaptırımlar gerektirebilir.

Buraya kadar filmin tarihsel zeminin neresine oturduğuna değindik. Filmin heyecanını kaçırmamak için üzerinde teknik detaylara girmeyeceğim. Esas konumuz hikâyenin nasıl bir ihtiyaç üzere kurgulandığıdır.

Genel olarak film bir itiraz filmidir. Bunun neye itiraz olduğu size bırakılıyor, ister sisteme itiraz olarak algılarsınız, isterseniz kadere veya insanlığa. Çok da birbirinden farklı hedefler olmadığı ortada itiraz istikametlerinin. Yapılan modernizasyon ve barış döneminin bu alanda ekmek yiyen insanlar için ne derece bir yıkım olduğunu göstermektedir. Eskiden yalnız köylü sınıfı açken, şimdi çalışan bütün sınıflar aç kalmış, mülk, idareyi elinde tutan bir avuç taşeron elitin eline geçmiştir. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak gibi görünüyor buradan. Elbette neyin eftal olduğuna karar vermek dönemi ve coğrafyayı paylaşmayan bizlere düşmüyor.

İnsanların ekmek yedikleri teknelerini alıp yerine ikâme edecek bir alan verilmediği taktirde bir etikten söz etmek olanaksızdır. Etik karnı tok olan bireyler içindir, aç bırakılan sınıflar suça eğilim gösterecektir. Bunlardan ahlâki davranış beklemek ahmaklıktır. Seppuku‘da samuraylık kurumu altüst edilmekte, filmin hikayesi ile çekildiği dönem aynı olsaydı eğer, kesinlikleKobayashi de dahil bütün ekip infaz edilebilirdi.

Kısaca, insanlığın temel ihtiyaçları (yemek, barınma, sağlık vb) elinden alınırsa, ne kadar onurlu ve güçlü olursa olsun karşısında hiçbir felsefe, din veya siyaset duramaz. İnsanlığın onuru giden bir yerde samuraylık onurundan söz edilemez.

Feda edilen samuray onurunun neye karşılık geldiğini ve filmin detaylarını daha iyi kavrayabilmek için, samuraylık üzerine bazı temel prensiplere vakıf olmak gerekiyor. Bu konuda Tsunetomo Yamamoto‘nun “Hagakure: Saklı Yapraklar Mücadele, Şeref ve Sadakat” adlı kitabını tavsiye ederim. Namus ve şerefi için yaşayan insan, bunu yitirdiğinde dönüştüğü varlık içinde bulunduğu toplumun aynası halini alır. Bu aynadan hiç bir rahatsızlık duymuyorsa ya herkes bozulmuştur ya da bunu düzeltebilecek gücün kendisinde var olduğu inancını yitirmiştir.

Filmin uluslararası ismi “Harakiri” olsa da “Seppuku” doğru bir kelimedir. Çünkü harakiri bir intihardır ve intihar onursuz bir davranıştır. Seppuku ise belirli ritüellere ait bir onurlandırma törenidir. Yani herkes seppuku hakkında sahip değildir, klan beyi veya üstünde bir âmir tarafından müsadeye tâbîdir. Harakiri’de tamamlayıcı denen, bıçağı sokup iç organları dışarı çıkarttığınızda kafanızı kesecek bir yoldaşınız (dostunuz) yoktur. Seppuku’da siz bu kişiyi belirlemekte özgürsünüzdür, ölümü hızlandırmak ve acı çekmemek amacıyla bu gerekmektedir. Harakiri’de tamamlayıcı olmadığından dolayı ölüm daha acılı ve uzun sürmekte, bu yüzden hızlandırmak için soldan sağa doğru kesildikten sonra bir hamle de yukarıya doğru yapılır.

Harakiri

Samuray ölmek için gelmiştir dünyaya, herhangi bir isyana karışması düşünülemez. Ama insanların canlarına tak ettiği zamanlar olmaktadır, Çin’deki Budist keşişlerin doğasına ne kadar aykırı da olsa isyan, bir şekilde tetiklenebiliyor dogmalar.

Filmi ilgili olan veya olmayan herkesin izlemesini tavsiye ederim. Herkes bir şekilde günümüze dair özellikle ülkemizde yansımalar bulacaktır.

Japonya ve Türkiye tarihsel dönüşüm itibariyle hatrı sayılır ortak noktalara sahip iki ülkedir. Bize dikte edilen modernizasyonun neden Japonya’daki kadar başarılı olmadığını düşünüyorsanız, bunun henüz nihayete ermediğini belirtmek lazım. Neden batı gibi veya Japonya gibi refah düzeyimizin ve teknolojimizin gelişmediği, sınai, iktisadi ve sosyal yönden güdük, hatta ahlâki olarak da ucube bir sûrete sahip olmamız hâlâ feda etmeye razı olamadığımız, namus ve şerefle ilintilendirdiğimiz bir şeylerin varlığına işaret olabilir mi? Ne yazık ki bu kıvranmanın neticesi olarak insanın hayvanî görüntüsü hayatın her alanında mûteber bir yer edindi. Bundan rahatsız olmak ya da bunu bir ümit olarak görmek sizin neyi ne için fedâ ettiğinizle ve nereden baktığınızla ilgilidir.