Salon kararmaya başlıyor yavaştan. Önemli olduğunu bildiğim her filmin başlangıcında duyduğum ilginç heyecan yüzümdeki anlamsız bir gülümsemeye dönüşürken, hayal kırıklığı yaşamaktan duyduğum çekinceyle de içten içe geriliyorum. Hemen sonra film boyu bizi yalnız bırakmayacak bateri sesleriyle birlikte belirmeye başlıyor harfler perdede. ABD’li şairRaymond Carver’ın bir kısa şiiri ortaya çıkıyor nihayetinde.

– Peki şimdiye değin, hayattan alabildin mi istediğini?
– Aldım
– Ne istemiştin ki?
– Sevilen biri oldum diyebilmek; sevildiğimi hissedebilmek yeryüzünde.

Birleşik Devletlerde doğmuş “kirli realist*” bir şair ve öykü yazarı Carver. Dili abartısız ve bir o kadar yalın bir dil . Filme dair ilk ipucumuz geliyor böylece. Nihayetinde ilk sekans başlıyor. Kadrajın ortasında, bağdaş kurmuş biçimde havada oturan, zamanın yarattığı deformasyonun da katkısı ile idealize edilmiş erkek vücudunun çokça uzağında kalmış görünümü, üstelik beyaz da bir iç çamaşırıyla arz-ı endam eyleyen bir adam görülüyor. Küçük ve bakımsız odasının viraneliğine eşlik eden ölçülü düzensizlik de eklenince, karakterin bir “süper kahraman” olmadığının ilk alametleri de gelmiş oluyor. Bir zamanlar “Birdman” isimli bir süper kahramanı canlandırarak neredeyse tüm dünyada ünlenen, fakat bunun dışında neredeyse tamamen başarısızlıklarla dolu bir hayata sahip “Riggan” isimli karakterle tanışıyoruz. Tüm hayatı, oynadığı “Birdman” karakterinin pençelerine sıkışmış olan Riggan, ABD’nin en önemli tiyatro merkezi olan Broadway’de yönetmen-oyuncu olarak yer aldığı bir oyun sayesinde kendini Birdman’in sıkı pençelerinden kurtarmaya ilk kez bu denki çok yaklaşıyor. Yöneteceği oyunun yazarı ise savaş sonrası ABD’sinin belki de en yalın ve en huzursuz edici yazarı ve filmin başında bizi kısa şiiriyle selamlayan Raymond Carver.

Böylece Riggan, dünyaca ünlü bir çizgi romanın ana karakterinden, Carver’ın sade bir oyununun alalede bir karakterine dönüşme çabasına başlıyor . Elbette bu dönüşüm, bir tanrının tanrısal lütuflarını terk ederken yaşayacbileceğine benzer bir ızdırap içerisinde gerçekleşiyor. Bu iki durum arasındaki benzerlik, filmde de atıf yapılan Fransız filozof Barthez’ın –sanıyorum daha çok ABD toplumunu da kastederek söylediği- sözle de pekiştiriliyor. “Geçmişte” diyor Barthez; “Tanrısal kahramanlar ve epik hikayelerle ortaya çıkan kültürel çalışmalar, şimdilerde çamaşır deterjanı reklamları ve çizgi roman karakterleriyle gerçekleştiriliyor.” Başka kelimelerle söylersek Barthes, modern toplumun mit yaratma becerisinden hiçbirşey kaybetmediğini; aksine bunu geçmişe göre çok daha ince dokuyarak gerçekleştrime yeteneği edindiğini ve bu yeteneğini son detayına kadar planlamak suretiyle, reklamlarda, çizgi film karakterlerinde daha genel anlamda medyada, daha özelde iki insan arasındaki ilişkide topluma empoze etiğini söylüyor. Böylece iktidarın gökten inip önce gözlenebilir düzeye inişinden,sonra yerdeki katılığından zaman içinde kurtulup sıvılaşmaya ve hatta gaz olmaya başlamasına, böylece heryerdeleşen ve süreklileşen bir mekanizmaya dönüşmesine de yerinde bir gönderme yapıyor.

Öte yandan, Raymond Carver’ın dile olan yaklaşımının yine Barthes’ın düşüncelerinden etkilendiğini belirtmek Carver’cı bir senaryo ve tekniğin benimsendiği filmin seyrinin kılavuzluğuna da faydalı olabilir sanıyorum. Zira Barthes; “Dil faşisttir; çünkü faşizm söylemeyi engellemek değil, söylemeye zorlamaktır.” sözüyle kendisinin dille kurduğu ilişkiyi şık biçimde özetliyor. Yönetmen Iñárritu da, film boyu Riggan’ın artık bir parçası olan Birdman’le Riggan arasında geçen diyaloglar vesilesiyle bizi, bir –“iç”- iktidar savaşımının şahitliğine çağırıyor. Zira Birdman, kendisini yok ederken dahi en çok kendisi hakkında konuşturmayı başarıyor.

Filmin geçtiği Broadway ise ilginç bir bölge. Bizim bildiğimiz tiyatro düzeninden de epey farklı. Bir tür tiyatro AVM’si gibi işliyor Broadway. Medya’nın ve eleştirmenlerin oyunlar hakkında yazacağı/söyleyeceği birkaç olumsuz kelimenin kendilerine birkaç milyon dolar kaybettirebileceğini çok iyi bilen; kapitalizmin olgunlaştığı heryerde olduğu gibi, sanata sanat değil ama finansal bir sektör, tiyatroya tiyatro değil ama kar üreten bir fabrika muamelesi yapan yatırımcıların cenneti adeta. Riggan’ın hikayesi de kısaca, o sistemin ikiyüzlülüğü içerisinde kendisine para kazandırdığı bir yatırımcıdan başka hiç bir yakını tarafından sevilmeyen, daha da ötesinde prangalarından kurtulmak için harcadığı çaba neticesinde, sevgi üzerine çokça düşünecek enerjisi kalmayan orta yaşlı bir adamın hikayesi. Hollywood’un piyasaya sürdüğü üçüncü tür kahramanın belki de en iyi örneği. Ne bir kahraman, ne bir Antikahraman o. Gösteri kültürünün acımasızlığının buharlaşıp en ücra köşesine değin sindiği bir sokakta çıplak, kırılgan ve acınası bir çaresizliğin pay edildiği bir adam Riggan. Pek çoğu boşa giden emeklerin, bir zamanlar gerçekleştirilmiş yanlış hayaller tarafından prangalanmış umutların, nihayetinde paradan başka bir şeye dönüşemeyen bir çıplak bedenin öyküsü onunki.

Bitiyor film, ah.. Beklediğimden iyi veya kötü değil, zira beklediğim gibi değil. En başta o yüzden güzel; ama yalnız o yüzden de değil. Neyse ki ilk anda soğuk bir yumruk hissiyatı oluşmuyor beynimde. Öyle yavan bir realizm değil bu. Sonradan belli sekanslarıyla, belli kadrajlarıyla, çaresizliğin ve huzursuzluğun muhteşem naiflikle işlendiği belli diyaloglarıyla gözümde, kulağımda canlanan; ve muhtemelen bir süre daha canlanacak olan, görüneni neyse kendisi de o olan ve bir fazlası olmayan, kişisel çaresizliğe ve huzursuzluğa dair, ne dediğini bilmeyen ama daha önemlisi ne dediğini bilmediğini çok iyi bilen bir film “Birdman”. İşte belki de en çok bu yüzden izlenesi, uzun uzadıya olmasa bile, küçük küçük düşünülesi.

* Dirty Realism olarak bilinen ve 1970’lerde ABD’de ortaya çıkan bir edebiyat akımı. Aslolan anlatıyı en az kelime ve en yalın biçim ile süssüz biçimde gerçekleştirebilmektir.