Bu sene 26.’sı düzenlenen Ankara Film Festivali 23 Nisan-3 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşti. Kürd Gerillası’nın hayatını anlatan “Bakur” filminin gösterilmesini engellemek amacıyla telaşla bulunan sansür yöntemi neticesinde pek çok film sansür amacıyla istenen “kayıt ve tescil belgesi” eksikliğinden, belgeleri eksiksiz olan birkaçı da kendi insiyatifleriyle sansürü protesto ederek festivalden çekildiler. Bunun sonucunda programda olan pekçok ulusal belgesel, kısa ve uzun metraj filmlerin gösterimleri gerçekleştirilemedi, yarışmalar da haliyle iptal edildi. Bu kabul edilemez sansür, Festival’in geçtiğimiz yıllara nazaran çok daha sönük geçmesine, seyirci ilgi ve katılımının görece azalmasına da sebep oldu. Yine de Festival, dünya sinemasından farklı coğrafyalara uzanan geniş skalalı programı ve verimli geçen atolyeleri ile sansür engeline rağmen Ankaralı sinemeserlere vaadettiğini sunmayı başardı. Uzun metraj film gösterimleri “Dünya Festivallerinden”, “Kino 2015”, “Kristal Sınırlar”, “Oğuz Onaran’a Sevgiyle”, “Tanpınar Olsa Bu Filme Bayılırdı”, “Usta İşi”, “Uzak Köşeler”, “Uzun Beyaz Bulutun Altında” ve “Yakından Bir Bakış” başlıkları altında gerçekleştirildi. Belgesel gösterimleri ise “Belgeselde Farklı Formlar: Canlandırma Belgeseller” ve “Tanıklıklar” bölümleri altında yapıldı. Kısa film gösterimleri de “2014 Oberhausen Kısa Film Festivali Seçkisi: Sanatçı Filmleri”, “Canlı Rüyalar: En İyi Estonya Canlandırma Filmleri”, “Hilmi Etikan’ın Seçtikleri: “Kısa Film” Denince” ve “Kısa Sınır Tanımaz” başlıkları altında gerçekleşti.

Bu genel ve çok eğlendirici olmayan girişin ardından festivalle ilgili diğer sıkıcı detaylara hiç girmeden, izlemenizi tavsiye ettiğim bulduğum yapımları sırasıyla belgesel, uzun metraj ve kısa metraj kategorileri olmak üzere üç farklı yazı ile incelemeye çalışacağımı belirteyim. Festivaldeki diğer önemli belgesellerden af dileyerek şimdilik yalnız iki tanesinden ayrıca bahsetmek istiyorum.

Sömürgeci Avrupa Faşizminin Kanlı Eli; ya da “Şiddete Dair”

Concerning Violence (2014)Yönetmen: Göran Olsson

Concerning Violence (2014)
Yönetmen: Göran Olsson

Frantz Fanon’un konusmaları ve yazılarından derlenen anti-emperyalist manifestosu “Yeryüzü’nün Lanetlileri”, Batıcı kapitalist modernitenin sömürü diyalektiğini deşifre etmeyi amaçlarken, tüm dünyada zulme uğrayan, sömürülen, ezilen, yok sayılan, aşağılanan ve umursanmayan her insana yapılan apaçık bir uyanış çağrısı ve Sartre’ın 1961 yılı basımına yazdığı Önsöz’de not düştüğü gibi; “Yalnız Afrikalı bir siyahinin yazdığı bir metin değil, aynı zamanda batı medeniyenin kanlı başkenti Paris’in ortasında patlaması gereken bir kin bombasıdır.” Fanon’un hazırladığı bu bomba, zulmün meşru olduğu her yerde ve her an patlama ihtimalini içinde barındırır. Belgesel de Fanon’un bu “bombasından” pasajları, 3. Dünya Ülkeleri’nde farklı dönemlerde kayda alınmış olan kan, nefret, hiyerarşi ve ırkçılık dolu dehşet verici sömürgeci şiddeti ve bu şiddete karşı kullanılan özsavunmasal örgütlenme ve eylemlerin yarattığı umudun değerini biri sonuç olmak üzere toplam 10 bölüm içinde anlatmaya çalışır. Sömürgeci Avrupa Rüyası’nın, Afrika’daki milyonlarca siyahi için, belki de hiç uyanamayacakları bir tarifsiz kabus anlamına geldiğini bize hatırlatan belgesel, Beyaz Adam’ın elindeki kanı ve zihnindeki nefreti yüzümüze bir yumruk etkisiyle çarptırmayı başarıyor.

Fotoğraflarla Dünya’ya Haykıran Bir Hayatın, Sebastio Salgado’nun Hikayesi; Toprağın Tuzu

The Salt of the Earth (2014)Yönetmen: Juliano Ribeiro Salgado, Wim Wenders

The Salt of the Earth (2014)
Yönetmen: Juliano Ribeiro Salgado, Wim Wenders

Wim Wenders ile Juliano Ribeiro Salgado‘nun yönettiği ve Brezilyalı belgesel fotoğrafçı Sebastiao Salgado’nun fotoğrafları eşliğinde hem onu, hem de “sanatını” anlatan belgesel, Wim Wenders’in usta dokunuşuyla izleyeni derinden sarsan bir niteliğe de sahip olmayı başarıyor. Sebastiao Salgado’yu tanımayanlar için kendisinden biraz bahsederek devam etmek sanırım daha yararlı olur. Salgado çiftçi bir ailenin sekiz çocuğundan tek erkek olanı. Üniversite eğitimini İktisat bölümünden mezun oluyor. Salgado’nun hayata karşı konformist orta sınıf duruşunu tamamen değiştirecek olan dönüşümünün belki de en önemli momenti, küresel ekonomik sistemin katleden adaletsizliğini ve ölüme alkış tutan seyirciliğini fark etmesine tekabül ediyor. Bu farkedişin ağırlığı neticesinde artık sessiz kalmak isteyen Salgado, üniversitede tanıştığı eşi ile birlikte sahip oldukları “özel mülkiyetleri” kamusal amaçlar için kullanacakları kameralara dönüştürüyorlar. Brezilya’da bulunan “Bella Pelada Altın Madeni’nde” çektiği fotoğraflarla çokça ünlenen Salgado’nun, sonrasında Ruanda Katliamı’ndan, Brezilya’daki topraksız köylü hareketine, Afrika’da yıllar yılı sürüp binlerce can alan kıtlıktan, Hong Kong tarafından kafeslere mahkum edilen Vietnamlı çocuklara, Fransa’daki Çelik İşçilerinden, Güney Amerika’da filizlenen Kurtuluş Teolojisi fikrine kadar çok geniş bir coğrafyaya ve zamana yayılan eşsiz tanıklıklıkların serüveni de böylece başlamış oluyor. Salgado kamerasıyla yaklaşık 100 bin kişinin hikayesine temas etmeyi başarıyor. Dünyanın dört bir yanında yaşanan ve kimsenin önüne geçmeye çalışmadığı en az 100 bin acı dolu hikayenin ardından Salgado, insana dair umudunu yitiriyor; nihayetinde yüzünü de objektifini de Doğa’ya çeviriyor. İnsanoğlu’nun dünyadaki yaşamın %60’ına hala müdahale etmediğini hatırlatan Salgado, eşiyle birlikte, babasından kalan çiftliğin kurak arazisini özel mülkiyetleri olmaktan çıkartıp 2 Milyon ağaçlık bir ormana dönüştürmeyi başarıyor.

Unuttuğumuzu hatırlatan, görmediğimizi gösteren, hissetmediğimizi iliklerimize işleten ve son kertede de Doğa’ya saygı duruşunu ihmal etmeyen Salgado’ya ve sürekli birşeylerin değişmesinin imkansız olduğundan bahsetmek yerine, değişimi ertelemeyip hemen şimdi küçük de olsa gerçekleştirmeye çalışan herkese ve her emeğe bin selam ediyorum. Çok yaşayın, çokça yaşayın ki doğan güneşe sevinmemiz için bir sebebimiz daha olsun!

Gelecek yazılarda görüşmek üzere, güzel kalın.