Sinemada sürreal akım, 1924 yılında şair Breton’un yayınladığı manifestoyla dadaizmden de etkilenerek ortaya çıkan ve iki dünya savaşı arasında etkinliğini koruyan; sonrasında ana akıma yaklaşarak değişen fakat tamamıyla kaybolmayan devrimci bir akımdır. Modern kapitalist düzenin, toplumun her alanına derinden işleyen etkileri sonucu oluşan tekdüze mantığına, dar kafalı akılcılığına ve otomatlaşan zihniyetine karşı, tümüyle ütopyacı ve devrimci bir tepkidir. Dadaizmdeki gibi toplumsal değerler üzerindeki yıkıcılık esasını barındırırken dadaizmin aksine amaçlanan salt yıkmak değil ama aynı zamanda bir altrenatifin var olma ihtimalini de fısıldayabilmektir. Dolayısıyla anlaşılmak gibi bir kaygısı gütmesi bakımından dadaizmden bütünüyle ayrılırken, anarşizm ve ortodoks olmayan Marksizm’le de umuttan beslenen bir flört içerisindedir.

André Breton (1896 – 1966)

André Breton (1896 – 1966)

Sürrealistler açısından, sistemin kendi amaçları doğrultusunda manipüle ettiği kapitalist akıl ve mantık, insanlığa kılavuz kapasitesini onarılmaz biçimde yitirmiştir. Örneğin burjuvazinin, iktisadi hesaba dayalı akılcılığı, sürrealistlerin ağır darbesinden payına düşeni alır. Bu işlevsiz kılavuzların aksine toplumun ulaşamadığı yerde saklanan “bilinçaltı” -veya daha doğru bir ifadeyle siyasi baskılar neticesi ifade imkanı bulamamış bir “diğer bilinç”-, insanı özgürlüğe götürecek bir alternatif olma potansiyelini taşımaya devam etmektedir. Mücadelenin tek amacını en saf haliyle özgürlük oluşturur. Bu uğurda akla veya mantığa yatkın olma zorunluluğunun toplumsal ağırlığından sıyrılarak öznel hafifliğe kavuşulur. Bu öznellik gerçekliğe düşsel öğeler kazandırarak mantığın süregelen işlevselliğini en can alıcı noktasından baltalamayı başarmıştır.

İçerik ve Biçime Dair

Sürrealizm akımı içinde üretilen eserler hakkında genel bir yargıya varmak imkansız görünse de ortak birkaç noktayı işaret edebilmek mümkün. Pek çoğumuz için “hiç” sayılabilecek yaratılarak, hayal gücünün doruğu olan mantıksızlıkla beslenir. Mantığın heryerdeliğinin doğal sonucu mantıksızlığın sonsuzluğudur. Dolayısıyla bir anlamda, söz konusu hiçlik özelliği ona, herşey olabilme yetisini kazandırır. Psikanalitik terimiyle “bilinçaltına” davet olarak gorulebilecek bu davet, daha “doğru” bir bakış açısıyla İktidar’ın, “insan” denilen biyolojik örgütlenme üzerindeki etkisini de gozden kaçırmayarak, dayatılan normu kabul etmeyen noktaların omuz omuza gelmesiyle oluşmuş bir siyasal bilinçdışının keşfedilme sürecine de tekabül eder. Bu süreç, İktidar tarafından kendi amaçları uğrunda oluşturulmuş ve sorgusuzca dayatılan her normu dışlamaya veya olumsuzlamaya çalışır. Sürerealizmden etkilenerek üretilen sinema alanındaki eserler de çoğunlukla rastlantısal birlikteliğe sahip fakat toplamda son derece yıkıcı birçok imgeyle donanarak bu sürrealist amaca hizmet etmeyi başarır. Bu normdışı unsurların sınırı, tamamıyla sanatçının idaresindedir. Eserlerin ana materyallerinin böyle bir bakış açısıyla oluşturması, onların, biçimlendirilme ve anlamlandırılma süreçlerini de fazlasıyla çeşitlendirir. Biçimlendirme sürecinde yapılabilecek zamansal mekansal değişikliklerle iki alakasız sahneyi birlikte görebilir, zamanın geriye döndürülmesi, yavaşlatılması ya da bir anda büyük sıçramalar yapması sayesinde ortaya çıkan rüya benzeri ve gerçekdışı çağrışımlarla karşılaşabiliriz. Böylece, varlığını yalnız ve sadece karmaşık düşünebilme kabiliyetimize borçlu olduğumuz fantezi nesnesinin gerçekliğe girerken o gerçekliği değiştirebilme yeteneğine ve dolayısıyla, fizik kurallarından bağımsız biçimde, olasılıksızın mümkünleştiğine şahit oluruz. Bu şahitlik sürecinin başından sonuna kadar kendimizi “normal” beklentilerin dışına çıkarmayı başardığımız ölçüde de, zihnimizin daha önce deneyimlemediği karşılaşmaları mümkün kılacak şartları da sağlamış oluruz.

Jacques Lacan (1901 – 1981)

Jacques Lacan (1901 – 1981)

Peki sürrealizmin gerçeklikle ilişkisi nedir? Ya da sürrealizm, Dali gibi eşsiz egolarını pek iyi çalıştıran kapitalist zihinleriyle “satmaya” çalıştıkları üzere; saçmalama, çarpıtma ve abartma eylemlerinin başarılı bir sentezinden mi ibarettir? Sanıyorum cevap tam olarak bunun tersi. Sürrealizm herşeyden öte, bize bir başka ihtimalin de mümkün olduğunu fantezi vasıtası ile anlatabiliyor olması nedeniyle son derece gerçekçidir. Zira Lacan’ın da dediği gibi; fantezi, gerçeklik dediğimiz şeye tutarlılık veren dayanaktır da aynı zamanda; ya da tersi. Bu açıdan gündelik hayattaki o yadsınamaz gerçeklik sürrealizme tamamıyle içkin kabul edilebilir. Sürrealizm asla gerçekliği yadsımaz, aksine gerçeğe ulaşmada bir köprü olabilmeyi amaç edinir. Eserin sunulduğu kişinin bilinçdışını uyandırarak onu düşünmeye, üretmeye ve hayal kurmaya yönlendirir, hatta kışkırtır. Bu yüzden sürrealist olan bir eserin nesnel bir çözümlemesini yapmaya girişmek de fazlasıyla anlamsız bir çaba olacaktır. Ben de böyle bir beyhude çabaya girişmeyeceğim. Öyle ki, sürrealist bir eser ancak ve sadece karşılaştığı kişinin üzerinde bıraktığı kışkırtıcı bir izdir ve muhtemelen bir fazlası da değil. Yine de bu noktada hayatı, eserleri ve ilkeliliği ile adından çokça söz ettiren ve kanımca çok daha fazla da söz ettirmesi gereken Luis Buñuel’e bir parantez açarak ilerlemek istiyorum.

Rüya’nın Sinemayla Etkileşimi

Sigmund Freud (1856 – 1939)

Sigmund Freud (1856 – 1939)

Freud’un Düşlerin Yorumu çalışması, rüyaların yorumlanma sürecinde, yaşanmışlıkların doğrudan etkisinin olduğunu belirtmesi, sürrealistler için felsefelerini temellendirecek bir dönüm noktası oluşturdu. Böylelikle, bilinçaltını bilimsel perspektiflikle incelemeye ve kaynak olarak görmeye başladılar. Elbette anaakım sürrealistlerin Freud’un fikirlerini gökten altın yağıyorcasına mutlulukla karşılamalarının en büyük sebebi muhtemelen “Toplumsal Bilinç’in” sınırları dışında düşünmeyi bu “kutsal moment’e” değin yeterince başaramamış olmalarıydı. Öte yandan bu Dadaizm’in yolundan giden ve sinemada sürrealizmi, bilinçdışı’nın etkin bir imgesel tezahürü olarak görenler de vardı. Bu isimlerin başında da Buñuel geliyordu.

Salvador Dalí (1904 – 1989)

Salvador Dalí (1904 – 1989)

Sinema ile sürrealizm arasındaki etkileşimin ilk olgun meyvesi olarak Un Chien Andalou (Bir Endülüs Köpeği, 1929) göze çarpar. Bunun yanında bir sene sonra çekilmiş olan L’Âge d’Or (Altın Çağ, 1930), orta metrajdaki ilk sürrealist yapım olma özeiiğini taşır. Her iki film de Salvador Dali ile Luis Buñuel’in birlikte çalışmasıyla ortaya çıkar. İlk filmleri Un Chien Andalou, her ne kadar bir hikayeyi barındırsa da bu hikaye tamamıyla anlamsızdır. Hatta isminde filmle bir ilişkisi yoktur. Film esas olarak Dali ve Buñuel’in birbirlerine anlattıkları iki rüyanın birleşiminden oluşur. (Dali’nin söz konusu rüyayı görme ihtimalinin yanında senaryoyu bu şekilde sunarak daha çok şöhret kazanacağına inanmış olması da hiç de ihtimal dışı olmasa gerek.) Esas olan rasyonelliğin inkarıdır. Un Chien Andalou sürrealist olmakla birlikte bilinçaltını yüceltişiyle de bir o kadar Freudyen’dir. 1945 yılına kadar olan süreçte, Buñuel hem teknik olarak ve hem pratik anlamda sürrealist akıma müdahil olmuş en önemli kişilerden biri olarak ortaya çıkar. 1945 sonrasına baktığımızda düpedüz sürrealist olan iki yönetmenle; Jan Svankmajer [1] ve Alejandro Jodorowsky[2] ile karşılaşırız ki bu iki ismin sürrealizmle ilişkisi Buñuel’in erken dönem sinemasına nazaran çok daha serttir. Fakat bir alt başlıkta yer alma önceliğinin Luis Buñuel’e ait olduğuna dair taşıdığım derin inancın doğal sonucu olarak, O’nu ve eserlerini daha detaylı biçimde inceleyeceğim[3].

Neden Buñuel?

Luis Buñuel (1900 – 1983)

Luis Buñuel (1900 – 1983)

Dali’yle birlikte ortaya koydukları iki eserin ardından, sürrealist akımın sinemadaki çehresi, yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştı. Artık sürrealist sinemanın sonraki hamlesi beklenmekteydi. Buñuel bu hamleyi en can alıcı biçimde gerçekleştirdi. Sinemasındaki politik hicivi son derece mizah dolu,özgün, yaratıcı ve kışkırtıcı gerçekleştirmiş ama belki de daha da önemlisi “cansız” veya “renksiz” gerçekleştirmemişti. Bu süreçte çektiği maddi imkansızlıklar ve maruz kaldığı ciddi politik baskılar onu yıldırmamış; aksine yaratıcılığının keskinleşmesine katkıda bulunmuştur.

Eserlerine Dair[4]

Buñuel birçok filminde “Güç” denileni elinde bulunduran, söyleme ve eyleme özgürlüğüne sahip kişiler olarak din adamlarının ve burjuvazinin, bastırılmış arzularla donatılmış kokuşmuş dünyasını ve söz konusu dünyadan toplumu uzak tutmak için araçsallaştırılmış “ahlak”, “millet”, “güvenlik”, “insanlık” gibi mefhumları işler . Sürekli olarak arzulananın gerçekleşmesini engelleyici rol üstlenmiş miskinliklerden, hristiyan dogmaların tek tek yerle bir olmasından, toplumsal tabuların ve alışılmışlıkların ters yüz edilmesinden, zamansal ve mekansal gelgitlerle oluşan belirsizliklerden beslenir. Buñuel’in en çok kullandığı duygu bu bakımdan, arzudur: Her şeyi veya herkesi esir edebilme potansiyelini içinde barındıran doyurulmamış (veya doyurulamamış) bedeni hapishaneye çevirebilecek kudrete sahip arzular.

El Ángel Exterminador (1962)

El Ángel Exterminador (1962)

The Exterminating Angel (1962) filminde, bir malikanede toplanan 10-15 burjuvanın, malikanenin kapısı bile olmayan salonundan çıkamamasını irdelerken bu esir olma durumu anlatır. Onları tutan “hiçbir şey” yokken, hepsi de takıntı derecesinde “içeriye” hapsolmuşlardır. Malikanenin milyon dolarlık salonu beş par’ etmez bir burjuvanın beyninin çalışma prensibini anlatır. O şatafatlı salonları artık arzularının gerçekleşememesinin doğal sonucu olarak lüks bir kodese dönüşecektir. Bu noktada, maskeler artık yavaş yavaş düşecek ve burjuvazinin ikinci yüzü ortaya çıkacaktır. Artık sahip olunan statülerin ve ait olunan sınıfların hiçbir önemi kalmamıştır. Ölüm ve kıtlıkla mücadelede burjuvazinin düşen “estetikli” maskesinin ardından yalnız, fesat ve nefret dolu makyajsız et parçaları görünmeye başlar. Bu filmi bir anlamda “ilk realty show” olarak nitelendirmek de mümkündür. İzlemeyenler için böyle bir giriş umarım ki izleme arzusunun oluşturulması için yeterli olur.

Le Charme Discret de la Bourgeoisie (1972)

Le Charme Discret de la Bourgeoisie (1972)

The Discreet Charm of the Bourgeoisie (1972)’de ise, altı kişi üzerinden arzu teması işlenir. Bu altı kişi için bir türlü gerçekleşmeyen arzu, dillere destan güzel bir akşam yemeği ziyafeti çekmektir. Burada arzunun gerçekleşmeme sebebi sadece muktedir olmamakla açıklanamaz. Film boyunca vakitlerinin büyük bir kısmını görkemli yemek masalarında oturarak geçirseler de bir dışsal faktör her daim onların bu arzularının gerçekleşmesini engeller. Başka kelimelerle; Buñuel, burjuvaziye “ağız tadıyla bir ziyafet” çektirmez. Onlara düşen şey; bilinmez bir yolda, bilinmeze doğru emin adımlarla yürüyebilecek kadar aptal olmaktır. Çünkü amaçlarının ne olduğunu bilmeyen bu insanlar, amaçlarından alıkoyulduklarında da bunun farkına varmazlar ve sadece bilinçlerinde bulunan ama henüz bilincine varamadıkları ağır travmalarla baş etmek zorundadırlar. Ama filmdeki ağır eleştiri ekonomik sömürü ekseninde sınırlı kalmaz. Zengin bir ailenin “hizmetçisi” olarak da çalışan bir psikopos üzerinden de eleştiri devam eder. Kilise konusundaki eleştiriler Buñuel’in her filmine hakimdir. Öyle ki; Buñuel, iktidarın her yerdeliğine – burada çok çok dar anlamıyla kiliseye- atıf yaparcasına, neredeyse her filminde bize çan sesini dinletir. Çan duyulur ve biz anlarız ki, iktidar unsuru, varlığını belli aralıklarla ve rutinleştirerek hissettirmek için bu tip araçlara ihtiyaç duyar. Bu soyut olarak da okunabilen iktidar, yer yer somutlaştırılır. Örneğin; bir emir gelir hiyerarşinin üst bir yerinden. Fakat biz o emri duymayız, zira duymamıza gerek de yoktur. Çünkü iktidarın ne dediği zaten bellidir ve son birkaç onbin yıldır da farklı birşey söylememektedir. Dolayısıyla onu duymamak, emrini duymamakla eşanlamlı değildir. O konuşurken tüm gürültüsüyle çalışan bir jet motorunun sesi dahi sönük kalır. Yine konuşan ölüm saçan iktidar olacaktır.

Simón del Desierto (1965)

Simón del Desierto (1965)

Simon of the Desert (1965) filmindeyse bu kez, arzusunun bilincinde olan bir kişiyle karşılaşırız. Diğerlerinden farklı olarak arzunun yöneliminin farkındalığı söz konusudur. Öyle ki; bu kişi arzusu uğruna, dünyaya dair her ne varsa vazgeçmiştir. Simon Tanrı’ya ulaşmak istemektedir. Ama o Tanrı’yı ararken şeytanı bulacak ve tamamıyla Tanrı’ya adadığı “münzevi” ruhu, modernist şeytanın kölesi olacaktır. Artık Simon, arzusuz yaşamanın imkansızlığı ile boğuşmak zorundadır.

Cet Obscur Objet du Désir (1977)

Cet Obscur Objet du Désir (1977)

Buñuel’in filmografisinde sona yaklaştığımızda ise karşımızda That Obscure Object of Desire (1977) filmini buluruz. Bu noktada, arzuya dair fikirlerinin muhteşem bir finali yapılmıştır; filmde aynı kadını iki farklı kişi oynar. Kadın bedeni üzerindeki bitmez tükenmez eril sömürüsüne bir eleştiri olarak o beden fiilen bölünür ve bize “Erkeğin” aciz ama asla acınası olmayan afallayışını izlemek düşer.

Bitirmeden önce, her ne kadar yazıda bahsedildiyse de, izlemeyenler için tavsiye edebileceğim beş Buñuel filmini bir sıralamaya koymanın kolaylık sağlayabileceği kanaatindeyim. Buyursunlar efendim;

  1. Le charme discret de la bourgeoisie – (Burjuvazinin Gizli Çekiciliği) – [1972]
  2. Le fantôme de la liberté – (Özgürlük Hayaleti) – [1974]
  3. L’Âge d’Or – (Altın Çağ) – [1930]
  4. Cet Obscur Objet du Désir – (Arzunun O Belirsiz Nesnesi) – [1977]
  5. Belle de Jour – (Gündüz Güzeli) – [1967]
Dipnot:

[1] Özellikle kısa film alanında çok değerli eserler vermiş Çek yönetmen. Dimensions of Dialogue(1983), Tma Svetlo Tma (1989), Jídlo (1993), Zahrada (1968), Virile Games (1988) izlenmesini şiddetle önerdiğim kısa filmleridir.
[2] Sürrealist sinemanın son dönemdeki en “sert” filmlerinin Şilili yönetmeni. İzlemeyenler için Santa Sangre (1989), El Topo (1970) ve The Holy Mountain (1973) tavsiye edilebilir.
[3] Bu tercih, Buñuel’in eserlerinin adı geçen diğer iki yönetmenin eserlerinden daha değerli olduğu biçiminde okunmamalı. “En” veya “daha” kelimelerini içeren böyle bir karşılaşma rekabetçi Hollywood’un aksiyon filmlerine sanıyorum daha çok yakışır.
[4] Yazının bu alt başlığı eserlere atıflar içerecek biçimde işlenmiştir. Bu bakımdan, atıfların tam olarak yerine oturabilmesi için adı geçen filmlerin izlenmesi veya haklarında yazılmış birkaç satır da olsa okuma yapılması tavsiye edilir.